Adana merkezli yürütülen son operasyon, Türkiye’nin suç örgütleriyle mücadelesinde üzerinde özellikle durulması gereken bir gerçeği bir kez daha önümüze koydu:

Bir yapının kendisini hangi isimle tanımladığı değil, ne yaptığı önemlidir.

Dernek olabilir.

Vakıf olabilir.

Cemaat olabilir.

Ticari bir yapı olabilir.

Kendisini “gönüllüler topluluğu” olarak da tarif edebilir.

Ama eğer savcılığın önündeki deliller; insanların iradesinin baskı altına alındığına, dini duyguların kullanılarak para toplandığına, malvarlıkları üzerinde tasarruf kurulmaya çalışıldığına, şirketler ve banka hesapları üzerinden şüpheli para hareketleri gerçekleştirildiğine işaret ediyorsa artık tartışılması gereken şey o yapının tabelası değildir.

Hukuktur.

Adana Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından kamuoyunda “Kuytulcular” olarak bilinen yapılanmaya yönelik başlatılan soruşturmayı tam da bu çerçevede okumak gerekiyor.

32 şüpheli...

49 adrese eş zamanlı operasyon...

5 şirket hakkında yönetim kayyımı...

349 sosyal medya hesabı hakkında erişimin engellenmesi kararı...

Ve dosyada suç örgütü kurma ve yönetmeden örgüt üyeliğine, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklamadan nitelikli dolandırıcılığa, resmî belgede sahtecilikten Vergi Usul Kanunu’na muhalefete uzanan son derece ciddi suçlamalar...

Elbette bunların tamamı yargılama sonucunda hükme bağlanacaktır.

Masumiyet karinesi esastır.

Ancak masumiyet karinesi başka, devletin önüne gelen ağır iddiaları araştırmaması gerektiğini söylemek bambaşka bir şeydir.

“HOCA EFENDİ'NİN TALİMATI” İDDİASI

Dosyaya yansıyan Koray Sarısaçlı'nın ifadeleri ise soruşturmanın neden bu kadar önemli olduğunu anlamak açısından dikkat çekici.

Sarısaçlı'nın anlatımlarına göre ortada yalnızca bir para meselesi yok.

Kaçırılma iddiası var.

Darp ve elektroşok iddiası var.

Yaklaşık 30 senet ve toplamda 6-7 milyon dolara ulaşan tutarlardan söz ediliyor.

Aile üzerinden tehdit edildiğine ilişkin beyanlar var.

Malvarlığı üzerinde tasarruf sağlayabilecek vekâlet taleplerinden söz ediliyor.

Dahası, müşteki kendisine ne söylemesi gerektiğinin dahi dikte edildiğini iddia ediyor.

Videolar...

Canlı yayınlar...

Savcılıkta verilecek ifadeye ilişkin yönlendirme iddiaları...

Ve bütün bunların arasında tekrar tekrar karşımıza çıkan ifadeler:

“Hocamızın talimatı.”

“Hoca Efendi'nin talimatı.”

“Ne söylerse harfiyen yerine getireceksin.”

Eğer bu iddialar delillerle doğrulanırsa, burada artık gönüllülük ilişkisinden söz etmek mümkün değildir.

Çünkü gönüllülüğün olduğu yerde özgür irade vardır.

İnancın olduğu yerde vicdan vardır.

Bağışın olduğu yerde rıza vardır.

Ama tehdidin, cebrin, korkunun ve zorlamanın olduğu yerde hukuk devreye girer.

İNANÇ, KİMSENİN ZIRHI OLAMAZ

Adalet Bakanı Akın Gürlek'in açıklamasındaki en önemli bölüm de tam olarak burada başlıyor.

Gürlek açık biçimde soruşturmanın herhangi bir dini grubu, inancı, düşünceyi veya hukuka uygun faaliyeti hedef almadığını; dosyaya yansıyan somut suç eylemlerini, mağdur ve tanık beyanlarını, örgütsel baskı iddialarını ve mali delilleri konu aldığını vurguluyor.

Bence devletin kurması gereken cümle tam da budur.

Çünkü hukuk devletinin iki temel görevi aynı anda yerine getirmesi gerekir:

İnanç özgürlüğünü sonuna kadar korumak ve inancı suçun perdesi hâline getirmeye çalışanlara karşı aynı kararlılıkla mücadele etmek.

Bir insanın inancına devlet karışamaz.

Bir insanın hangi dini topluluğa mensup olacağına devlet karar veremez.

Bir düşüncenin eleştirilmesi de suç değildir.

Fakat hiç kimse de dini kimliğini hukukun üzerinde bir dokunulmazlık zırhına dönüştüremez.

“Biz dini bir yapıyız” demek, savcının önündeki banka hareketlerini ortadan kaldırmaz.

“Biz gönüllüleriz” demek, müşteki ifadelerini hükümsüz hâle getirmez.

“Biz hizmet ediyoruz” demek, varsa suçtan kaynaklanan para trafiğini meşrulaştırmaz.

Türkiye geçmişte bu ayrımı yapamamanın bedelini fazlasıyla ödedi.

Devletin bugün yapması gereken tam tersidir:

Tabelaya değil fiile bakmak.

“İNFAK” DENİLDİYSE PARA NEREYE GİTTİ?

Soruşturmanın mali boyutu da en az diğer iddialar kadar önemli.

Savcılığa ulaşan başvurularda “infak”, “kurban bağışı”, “Ramazan kolisi”, “zekât”, “fitre” ve “öğrenci yardımı” gibi isimlerle para toplandığı ileri sürülüyor.

Burada sorulacak soru son derece basit:

Para toplandıysa nereye gitti?

Bağışçı hangi amaçla verdi?

Ne kadarı toplandı?

Nerede kullanıldı?

Kayıtlara girdi mi?

Şirketler arasındaki para transferlerinin ticari karşılığı var mı?

Görünürde başka kişiler adına kayıtlı malvarlıklarının gerçek tasarruf sahibi kim?

Bunların cevabını sloganlar değil, banka kayıtları verir.

Mali analizler verir.

Ticaret sicili verir.

Dijital materyaller verir.

Savcı sorar, mahkeme değerlendirir.

Hukuk devleti tam olarak böyle çalışır.

2018'DEN BUGÜNE UZANAN SORU

Üstelik savcılığın açıklamasında dikkat çekici başka bir nokta daha var.

Yapılanmaya yönelik 2018 yılında da benzer nitelikte adli işlemler gerçekleştirildiği, buna rağmen daha sonra yeniden organize olunduğu ve lider merkezli hiyerarşik yapının korunduğuna yönelik bulgulara ulaşıldığı belirtiliyor.

İşte bu nedenle mevcut soruşturmanın yalnızca bugünün birkaç işlemi üzerinden değil, geçmişten bugüne uzanan faaliyetlerin bütünlüğü içerisinde yürütülmesi önemli.

Çünkü örgütlü suçla mücadelede yalnızca görünen kişileri yakalamak yetmez.

Para ağını ortaya çıkarmak gerekir.

Şirket bağlantılarını çözmek gerekir.

Hiyerarşiyi belirlemek gerekir.

Varsa suç gelirinin dolaştığı kanalları kesmek gerekir.

Ve en önemlisi, yapının kendisini yeniden üretmesini sağlayan mekanizmayı ortaya çıkarmak gerekir.

DEVLETİN MESAJI NET OLMALI

Akın Gürlek'in açıklamasındaki “Suç örgütleri ve suçtan elde edilen gelirlerle mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz” mesajını bu nedenle önemli buluyorum.

Çünkü yeni nesil organize suçla mücadele yalnızca sokaktaki silahlı çetelerle mücadele değildir.

Organize suç bazen silahla karşınıza çıkar.

Bazen şirketle.

Bazen sosyal medya ağıyla.

Bazen insanların ekonomik bağımlılıkları üzerinden.

Bazen de en hassas duygularını kullanarak.

Yöntem değişebilir.

Tabela değişebilir.

İsim değişebilir.

Ama devletin ölçüsü değişmemelidir:

Somut delil varsa soruşturulur. Suç varsa üzerine gidilir. Suç geliri varsa kaynağına kadar takip edilir.

Bu yüzden Adana Cumhuriyet Başsavcılığı'nın soruşturmasının sonuna kadar, bütün yönleriyle ve hiçbir baskıya boyun eğmeden yürütülmesi gerekiyor.

Suç işlediği mahkeme kararıyla sabit olmayan hiç kimse peşinen suçlu ilan edilmemeli.

Ama dini söylemin arkasına saklanıldığı iddia edilen hiçbir yapılanma da sırf hassasiyet oluşturur korkusuyla soruşturulamaz hâle gelmemeli.

Hukuk devletinin gücü tam burada ortaya çıkar.

Ne inanca müdahale eder...

Ne suç karşısında geri çekilir.

Çünkü mesele insanların neye inandığı değil, hukukun sınırları içerisinde ne yaptığıdır.

Ve eğer birileri insanların inancını, parasını, ailesini veya korkularını kullanarak bir güç düzeni kurduysa, onun karşısında duracak olan da yine devlettir.

İnanç özgürdür.

Düşünce özgürdür.

İbadet özgürdür.

Ama suçun özgürlüğü yoktur.

Kim yaparsa yapsın.

Hangi sıfatı kullanırsa kullansın.