Eski topraklar, "Ağaç, kökünden beslenir; insan, emeğinden" derdi.
Biz ise ne yazık ki uzun süredir bu topraklarda emeğin, alın terinin ve gerçek üretimin köklerini kurutup yerine kağıttan kuleler, sanal zenginlikler dikmeye çalışan bir akıntının peşinden sürüklenip gidiyoruz.
Normal şartlar altında borsa bir ülkenin can damarıdır, fabrikaların bacası tütsün, makineler dönsün, girişimci yeni bir ufuk açabilsin diye tasarrufların buluştuğu mukaddes bir havuzdur.
Yatırım, yarınlara atılan umuttur.
Fakat el insaf, Türkiye’de borsa denince akla gerçekten ekonominin büyümesi mi geliyor; yoksa köşeyi dönme hevesiyle kurulan masalar ve birkaç "tahtacının" iki dudağı arasında eriyen hayatlar mı?
Son günlerde ardı ardına patlayan, yaklaşık yarım milyon insanı, dar gelirliyi, dişinden tırnağından artırıp geleceğini kurtarmaya çalışanları doğrudan vuran o büyük fon krizi halkın sırtına hançer sapladı.
Ortada öyle rakamlar, mal varlıkları, öyle izahı imkansız uçurumlar var ki insan "Bu kadarına da pes" demeden edemiyor.
Birkaç yıl içinde bazı fonların 524 kat artması, tekniğin, matematiğin, hayatın ve akıl mantığın olağan akışına tamamen aykırıydı.
Peki ne oldu? Balon şişti, şişti ve nihayet patladı.
Tasfiye edilen 131 fon, milyarlarca liralık büyüklükler, İsviçre bankalarına kaçırıldığı iddia edilen milyon avrolar...
Dünyanın en büyük varlık fonlarının bile portföylerinde sarsıntı yaratan bu skandal, sadece rakamsal bir zarar bırakmadı arkasında.
Atalarımız boşuna "Eğri geminin doğru dümeni olur mu?" dememiş.
Temeli güvensizlik üzerine kurulmuş bir piyasada, milleti korumakta gecikilen her an, adalete olan inancı biraz daha törpülüyor.
Bugün JPMorgan gibi küresel devler bile bu fon krizinin Türkiye’nin yüzde 3'lük büyüme hedefleri üzerinde ciddi bir aşağı yönlü risk oluşturduğunu raporluyorsa, mesele sadece borsadaki üç beş kişinin kârı, zararı değildir artık.
Bu doğrudan milli ekonominin güvenliğidir.
Yatırım eksiği olan, tasarruf oranları düşük bir ülkeyiz.
Sermaye piyasaları bu yüzden hayati önem taşıyor. Fakat vatandaş borsaya baktığında karşısında şeffaf bir büyüme değil, birkaç tüccarın elinde oyuncak olmuş sentetik endeksler, yapay olarak tavan tavan götürülen ve sonra yüzde 90'lardan fazla çöküş yaşayan hisseler görüyorsa, orada durup düşünmemiz gerekir.
Devlet eliyle başlatılan soruşturmalar, gözaltılar, 1 milyon TL altındaki küçük yatırımcıya nefes aldıracak ara ödeme planları elbette yarayı sarmak için atılan adımlar.
Lakin yetmez. Eğer bu işin arkasındaki mimarlardan, baronlardan köklü bir hesap sorulmazsa o masada kaybeden yine bu ülkenin saf, temiz, hayallerinin yıkılışını izleyen gariban insanımız olacaktır.
Vicdanları onarmadan ekonomi düzlüğe çıkmaz. Sözün bittiği yerdeyiz artık.
Ekonomi sadece faiz, kur veya endeks rakamlarından ibaret değildir.
Ekonomi, insandır. Çocuğunun okul masrafını, gelecekteki evinin hayalini bu fonlara bağlayan o yarım milyon insanın ahıdır.
Rakamlar konuşur, fonlar tasfiye olur, şirketler el değiştirir ama asıl kayıp, kaybedilen güvendir. Ve ne yazık ki güven, para gibi 3-5 ayda yerine konulamayacak kadar kıymetli, bir kez kırıldı mı tamiri en zor olan hazinedir.
Eğer bu krizden ders çıkarıp o karanlık fon kuytularını tamamen temizleyemezsek, korkarım ki ne tasarruf kalır ne de yarınlara duyulan umut.
Unutmayalım ki rüzgar eken fırtına biçer.
Bu ülkenin insanına fırtınadan başka bir şey layık görmeyenlerden hesap sorulmadığı sürece, bu coğrafyada adalet arayışı da borsa tabelaları gibi inip çıkmaya devam edecektir.
Halk, üç kuruşluk asgari ücretin ya da dişinden tırnağından artırdığı üç beş liranın erimesiyle boğuşurken toplam faturanın 90 milyar doları bulduğu söylenen bu vurgunun göbeğindekilerin villaları, göz kamaştıran yatları ve özel jetleri birer birer ortaya dökülüyor.
Garibanın alın teri lüks yaşamlara mezar olurken, vicdanları asıl kanatan da işte bu adaletsizliğin gözlerimizin içine baka baka sergilenmesidir.