Gençtik. Kelimelerin namluya sürülen kurşunlar olduğuna inanılan yaşlardaydık. Okuyucuların çoğu da savaştaydı. Okumak da yazmak da sanki saldırıya uğrayan insanın tepkisiydi. Herkes savaşçıydı. Hatta savaşır gibi okumayan ya da yazmayan ciddiye alınmıyordu. Sürekli cephane istiyorlardı. Neydi bu hengâme, bu canhıraş mücadele ve neydi hiç bir sonucu, barışı ya da kazananı olmayan savaşlara girdiren bizi? Tamam, uzatmayacağım. Dingin ve durgun sulara ulaşmak için gerekliydi bu. Öyle kolay kolay ulaşılmıyordu samimiyetin, sakinliğin, dinginliğin limanlarına. O kadar yalanı devirip varırsanız; sükûnet adası bile yalan oluyor, kıymeti bilinmiyor, cennet bile sıkıcı oluyordu.

Toplumsal, siyasi, kültürel yalanların o dev ateşinin etrafından dolanmadan varamıyordunuz doğruların ve yalnızlığın sahiline. Daha gençtim ve bir kartpostalın üzerinde, “Oturalım doğruların sahiline ve yıkalım yalanın kumdan kalelerini…” yazıyordu. Kartpostalda kara gözlü devrimci bir kız vardı ve hayali sevgilisine sesleniyordu. Doğru olan buydu. Hele ki bedeli ödenmemiş bir hayatta böyle bir yazı ve görüntü hem mucize hem de ayet gibi duruyordu. Bu, sloganların gücüydü. Bugün tweet’lerin gücü, manipülasyonun gücü, provokasyonun gücü, linç etmenin gücü dolaşıyor zihinlerde. Ve savaş devam ediyor. Asla kazananı olmayan savaş.

Peter Weis’in yıllar önce bir devrimci için, “Kavga sürüyor, öğrenin bunu, öğrenin bunu, kavga sürüyor!” diye yazdığı şiirdeki anlamı asla yok bugünkü savaşın. İnsan onuru, fazileti, ruhu, varlığı için değil de daha çok günlük kaygılarla süren bir savaş. Revaçta olmak, hep önde olmak, hep zikredilmek için devam ettirilen bir savaş.

İdlib diye bir yer var. Cennet diye bir yer var. Mezar-ı Şerif diye bir yer var. Çıplak ayaklı çocuklar var. Namaz kılarken gözü de kalbi de ağlayan insanlar var. Ders anlatırken öğrencilerinin gözlerine aşkla bakan öğretmenler var. Tüm dertlerine ve acılarına rağmen evlatlarının acı çekmemesi için dua eden analar var. Hâlâ ağır yüklerin altına giren babalar var. Bir selam ile kalplerin onarılacağını bilen yürekli insanlar var. Manipüle olmamış insanlar var. Varlar arasında yokluğa mahkûm epey, bayağı olan var.

Bana dokunan bir şey daha var: Bazı yazıcılar var. Kalemlerini kalplerine ve ruhlarına daldırıp yazan. Onlara her baktığımda, yazılarını her okuduğumda içimi yakan bir şey var. İnsan bu kadar kalpten konuşmamalı, yazmamalı bu kalpsiz âlemde, diyorum. Adı Gökhan Özcan olan, Adı Ali Ayçil olan, adı İbrahim Tenekeci olan, adı Sibel Eraslan olan yazıcılar. Mesela Şule Gürbüz, Oruç Aruoba, Selçuk Altun okurken aynı yerli olduğunuzu düşünmediniz mi? Aynı yer; ruhun dünyası, kalbin evreni. Ve ne olursa olsun yüreğinden koparıp veriyorlar… Öyle ki onlar yazarken dünyanın ve yüzümüzün o kirli tarafı aydınlanıyor. Üzerine su dökesimiz geliyor. Hatta o kirleri üfeleye üfeleye yıkayasımız geliyor. İnsan bu denli kalpten, özünden, ruhundan sır vermemeli, diyorsunuz.

Gökhan Özcan, “Yapma abi, yapma! Bak yüreğin çırçıplak! Bak, bu âlemin soğuğu seni hiç üşütmez mi?” dedikçe yazmaya devam ediyor. Isısı tüm buzları kırıyor.

Ali Ayçil, kelimeleriyle öyle bir mühürlüyor ki çeyiz gibi koyuyor önümüze kire, yalana, saçma olana karşı yüreğini ve aklını.

İbrahim Tenekeci, aslında bize parayla, pulla alamayacağımız, onca yıllık birikimi şiirsel bir dille aktarıyor, avucundan dudağımıza su verircesine.

Sibel Eraslan’ın dili kalbinde, kelimeleri gözlerinden sel olup akıyor, dikkatle bakarsanız siz de o akışa bırakırsınız kendinizi. Yalanmış uğraştıklarım, dersiniz.

Yazıcılar bu denli samimi olmamalı. Kurgu varken, kuru hayal varken, hüznü, cenneti, derdi billur bir sürahi gibi bizim önümüze somutça koyan yazarlar var âlemde. Ve ben artık onların koruma altına alınması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü dünya ergen bir dille saldırıyor. Dünya ve onun tamahkârları daha fazla kavga etmek istiyor; ne için olduğunun önemi olmayan bir kavga. “…Düşmanı gösteriyorlar, ona saldırıyoruz/ Siz gidin artık/ Düşman dağıldı dedikleri bir anda/anlaşılıyor/ Baştan beri bütün yenik düşenlerle/ Aynı kışlaktaymışız” İsmet Özel’in şiirindeki aynı kışlağa girmemek için, dilini kalbine yaslayıp yazan yazıcıların, kaypaklığa izin vermeyen sahillerine gitmek istiyorum.

Dev ateşler yanıyor. İnsanlar kelebekler gibi o ateşlere doğru gittikçe, çalıların arasındaki o ateşböceklerinin yanında durmanın evla olduğunu fark ediyorum.

Sahi, siz, sözünü öyle bir avuç su gibi içtiğiniz yazarlarla hiç karşılaştınız mı?

Sahi, hakikat size kapılarını bir kere açtıktan sonra kaç kere geri döndünüz o yalan ateşlerinin başında ömrünüzü yakmak için?

Sahi, bırakın sizinle aynı toplumsal, siyasal vs. tarafta olanlardan ziyade; ruhunuzdan ve gönlünüzden yana olanlara kaç kere yaklaşabildiniz; nereli, ne taraflı olduğuna bakmadan?

Ve bildiğinizi duymak istediğiniz size ne verebilir ki; ruhunuzun karanlık yerlerine ışık tutanlardan çok?