Peygamber Efendimiz buyuruyor:

“İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.”

Bu cümle süs değildir.

Sorumluluktur.

Kişinin sadece şehadet parmağı kıpırdasa bile,

o hareket insanlığa fayda üretmiyorsa,

orada hayat eksiktir.

Hayat dediğin şey konfor değil.

Hayat mücadeledir.

Yanlış anlaşılmasın.

Ben Darwin’in kavgasından söz etmiyorum.

Büyük balığın küçük balığı yuttuğu vahşi düzenden bahsetmiyorum.

Ben başka bir şey söylüyorum:

Mücadele, hayatın bizzat kendisidir.

Mücadelen bittiği an,

yaşadığını sanırsın ama aslında çözülürsün.

Sabit kalan çürür.

Duran paslanır.

Kıpırdamayan solar.

Mücadelesiz hayat,

ölüme değilse bile,

ademe daha yakındır.

Karşına bir problem mi çıktı?

Şikâyet etme.

Alarm çaldı demektir.

Demek ki ayağa kalkman lazım.

Demek ki direnmen lazım.

Demek ki büyümen lazım.

Tarih bunun şahidi.

Zaferler, rahat koltukta oturanların değil;

terleyenlerin, direnenlerin, vazgeçmeyenlerin hanesine yazıldı.

Unutma:

Atmaca serçeye musallat olmasa,

serçe kanadını tanıyamaz.

Baskı gelmese,

güç ortaya çıkmaz.

Zorluk yoksa,

derinlik de yoktur.

Mesele hayatta kalmak değil.

Mesele faydalı kalmak.

Çünkü mücadele etmeyen,

yaşamıyor demektir.

KİTABINI OKUYUP KENDİ KİTABINA İNANMAMAK

Geçen hafta Hazreti İsa Aleyhisselam’ın nüzulünü yazdım.

Dönüş çoktu.

İtiraz daha çoktu.

Şaşırdım mı?

Evet.

Çünkü mesele yorum değil.

Mesele akide.

Nüzul-i İsa Aleyhisselam, tali bir bahis değil.

Tefsir dipnotu değil.

Temennî hiç değil.

On üç ayet.

Seksen dört hadis.

Cumhur-u müfessirîn.

Cumhur-u ulema.

Otuz beş sahabinin beyanı ve icmaı.

Bu kadar yekûn,

“olsa da olur olmasa da” denilecek bir mevzu değildir.

Daha da ilginci şu:

Risale-i Nur okuyup,

Bediüzzaman’ın açık beyanını görmezden gelmek.

Üstad diyor ki:

“…Vaat etmiş. Elbette gönderecek.”

Bu kadar net.

Peki o zaman niye zor geliyor?

Niye kabullenemiyoruz?

Niye modern aklın filtresinden geçmeyeni ayıklıyoruz?

Ayet aklıma geliyor:

“Ya Ehlel Kitap, lima tekfurûne bi âyetillâh…”

Kendi okuduğun kitaba karşı neden direniyorsun?

İsa Aleyhisselam’ı beklemek tembellik değildir.

Bu, göğe bakıp yatmak değildir.

Bilakis umudu diri tutmaktır.

İslam’ın izzetine inanmayı sürdürmektir.

Çünkü nüzul,

atalet değil;

istikamet telkin eder.

Sorun İsa’nın gelişi değil.

Sorun, imanımızın modernliğe göre şekil alması.

Metni okuyoruz.

Ama metnin dediğini değil,

aklımızın rahat ettiği kısmı kabul ediyoruz.

Bu seleksiyon değil,

itirazdır.

Ve itirazın adresi

ayet olunca,

mesele büyür.

Hazreti İsa Aleyhisselam’ı gönderecek olan Allah’tır.

Vaat O’nundur.

Vaadini yerine getirmek de O’na aittir.

Bizim payımıza düşen,

metni eğip bükmek değil,

teslim olmaktır.

İNSAN İNSANDIR DEĞİL

Cuma namazını kıldım.

Bayezid camiinde.

Çıkışta bir dosta sordum:

İnsan nedir?

Cevap hazırdı.

“İnsan insandır.”

Latife sandı.

Ama mesele latife değildi.

Çünkü sorunun cevabı yoktu.

Acayip olan şu:

İnsan, insanın ne olduğunu bilmiyor.

Soruyorum.

Tekrar soruyorum.

Cevap yok.

Tanım yok.

Derinlik yok.

Felsefe diyor ki:

“Hayvan-ı natık.”

Konuşan hayvan.

Kur’an ise bu dar kalıba sığmaz.

“Lagad halaknal insâne fî ahseni takvîm.”

İnsanı ahsen-i takvim üzere yarattık.

Arkadaş “Bu mu cevap?” dedi.

Evet, bu cevap.

Çünkü takvim, tespit etmektir.

Bitkide ef’al’i görmektir.

Esma’yı okumaktır.

Sıfatı fark etmektir.

Hayvanda bu daha camidir.

Daha kuşatıcıdır.

Ama yine sınırlıdır.

İnsan ise ahsen-i takvimdir.

Niye?

Birincisi:

Cenab-ı Hakk’ın ef’al, esma ve sıfatı insanda temerküz etmiştir.

İkincisi:

İnsan kâinatın misal-i musaggarıdır.

Özetidir.

Hülâsasıdır.

Üçüncüsü:

İnsana cüz-i irade verilmiştir.

Cüz-i kudret verilmiştir.

Şu âlem-i şehadetin zahir perdesini aralayıp,

hakikate ulaşma kabiliyeti verilmiştir.

İnsan sadece et ve kemik değildir.

Sadece düşünen bir organizma değildir.

Sadece biyolojik bir varlık değildir.

Kur’an olmasa,

insan kendi mahiyetini bilmez.

Çünkü insanı tarif eden,

insanın kendisi değildir.

“İnsan insandır” diyen,

insanı küçültür.

Kur’an ise insanı büyütür.

Mesele konuşmak değil.

Mesele ne için yaratıldığını bilmektir.

DİN, ÜÇ KUVVETİN DENGESİDİR

İnsanın içinde üç kuvvet var.

Şehvet.

Gazap.

Akıl.

Bedenin mekanizması bunlarla çalışır.

Hayatın yönü bunlarla çizilir.

İmtihan bunlarla başlar.

Ama mesele kuvvet sahibi olmak değil.

Mesele o kuvveti nerede durduracağını bilmektir.

Kuvve-i akliye…

Orta yolu hikmettir.

Doğruyu doğru, yanlışı yanlış görmek.

Yerini bilmek.

Haddini bilmek.

İfratı cerbezedir.

Yani zekâyı hileye çevirmek.

Hakkı batıl, batılı hak göstermek.

Tefriti gabavettir.

Yani aklı çalıştırmamak.

Ahmaklık.

Kuvve-i şehevviye…

Orta yolu iffettir.

Helali helal, haramı haram bilmek.

Nefsi terbiye etmek.

İfratı fücurdur.

Hudut tanımamak.

“Canım istedi”yi ölçü yapmak.

Tefriti humuddur.

Allah’ın helalini kendine haram kılmak.

Ruhbanlığa sapmak.

Kuvve-i gadabiye…

Orta yolu şecaattir.

Hakkı savunmak.

Gerekirse bedel ödemek.

İfratı tehavvürdür.

Gözü kara olmak.

Aklı devre dışı bırakmak.

Tefriti cebanettir.

Sürekli korkmak.

Sürekli kaçmak.

İşte din burada devreye girer.

Din, kuvvetleri söndürmez.

Dengeye alır.

Sırat-ı müstakim;

şehvetin iffetle,

öfkenin şecaatle,

aklın hikmetle terbiye edilmesidir.

Din yasaklar manzumesi değildir.

Denge ilmidir.

Ne taşkınlık.

Ne sönüklük.

Ne azgınlık.

Ne korkaklık.

Ne hilekârlık.

Ne ahmaklık.

Üç kuvvet.

Üç orta yol.

Tek istikamet.

Sırat-ı müstakim budur.

ZEKÂT, DUYGU DEĞİL HÜKÜMDÜR

Zekât bir bağış değildir.

Bir kampanya değildir.

“Gönlümden koptu” işi hiç değildir.

Zekât ibadettir.

Kur’an’da otuz beş yerde geçer.

Adı temizliktir.

Temizlik ne demek?

Bir yıl boyunca mala bulaşan kiri,

hakkı sahibine ulaştırarak arındırmak.

Ama adresi keyfî değil.

Allah belirlemiş.

Tevbe Suresi’nde sekiz sınıf.

Sekiz.

Ne eksik, ne fazla.

Fakir.

Miskin.

Âmil.

Müellefe-i kulûb.

Köle.

Borçlu.

Fî sebilillah.

İbni’s-sebil.

Liste bu.

Vakfa düşmez.

Derneğe düşmez.

Medreseye düşmez.

Camiye düşmez.

Cemaate düşmez.

Şimdi mübarek Ramazan geliyor.

Ramazan gelince ne olur?

Reklam artar.

Afiş çoğalır.

IBAN sayısı patlar.

Bir de zekâtın etrafında dolaşanlar türer.

Duyguyu köpürtenler.

Hükmü esnetenler.

Adresi değiştirenler.

Zekât ibadetini “proje bütçesine” çevirenler.

Zekât hırsızlığı,

sadece cebini doldurmak değildir.

Hakkı sahibinden başka yere taşımaktır.

Zekâtın yolu bellidir.

Hedefi bellidir.

Sınırı bellidir.

Duyguya değil,

nas’a bakılır.

Çünkü zekât;

para transferi değil,

emanet teslimidir.

Selam ve dua ile

Fiemanillah