ANKARA, SDG DOSYASINI NASIL KAPATIR?

Süre doldu. Bu artık bir diplomatik detay değil, tarihli bir eşik. 10 Mart mutabakatında yazan takvim yaprağı sessizce çevrildi ama sonuç sessiz olmadı: Şam masadan kalktı, Ankara sesini yükseltti.

Bugün Suriye sahasında kim ne derse desin, tek bir gerçek var:
SDG oyaladı.
Ve oyalama, artık tolere edilen bir taktik olmaktan çıktı.
**
Meseleyi yalnızca “entegrasyon olmadı” başlığına sıkıştırmak, fotoğrafın yarısını görmektir. Bu dosya;
• Türkiye’nin sınır güvenliği,
• Suriye’nin toprak bütünlüğü,
• PKK/YPG hattının tasfiyesi,
• Petrol ve gaz sahalarının kontrolü,
• İsrail ve ABD’nin bölgedeki vekil düzeni

gibi başlıkların tam ortasında duruyor.

SDG’nin ısrarla “ademi merkeziyetçilik” ve “federal yapı” söylemini diri tutması, entegrasyon değil devletçik provasıdır. Ankara bunu en başından beri böyle okudu. Şam da artık aynı noktaya geldi.

Bakın sevgili dostlar..
Türkiye bu süreçte;
• Tehdit etmedi,
• Acele etmedi,
• Operasyonu öncelemedi.

Aksine, bekledi.
Mutabakatın işlemesini, sahadaki yapının çözülmesini, silahın üniformaya dönüşmesini istedi.

Ama şunu da net söyledi:

“Bu bir iyi niyet sürecidir, oyalama süreci değil.”

Bugün gelinen noktada iyi niyetin karşılığı alınamadı.

ŞİMDİ KRİTİK SORU:
TÜRKİYE NE YAPAR?

Bu aşamadan sonra Ankara’nın önünde üç net seçenek var ve bunlar birbirini dışlamıyor:

1. ŞAM İLE GÜVENLİK EŞGÜDÜMÜ DERİNLEŞİR
Şam’ın SDG ile teması kesmesi, Türkiye için yeni bir diplomatik kapı açtı.
Bu kapı şunu söylüyor:

“Terörle mücadelede artık masada iki devlet var, bir örgüt yok.”

İstihbarat paylaşımı, saha koordinasyonu ve örtülü mutabakatlar bu başlık altında hızlanır.

2. SAHADA ‘FİİLİ DURUM’ TEMİZLENİR
Ankara’nın en hassas olduğu cümle şu:

“Oldu-bittiye izin verilmeyecek.”

Bu, diplomatik bir cümle değil; askerî karşılığı olan bir uyarıdır.
SDG’nin kontrol ettiği alanlarda:
• yeni mevzilenme,
• yeni bayrak,
• yeni idari yapı

oluşturma girişimleri, meşru hedef sayılır.

3. ABD’YE ‘YA TARAF OL, YA ÇEKİL’ MESAJI
Son dönemde ABD söyleminin yumuşaması tesadüf değil. Washington da şunu görüyor:
Bu yapı sürdürülemez.

Ankara’nın mesajı netleşiyor:

“SDG’yi koruyarak Suriye’de düzen kurulmaz.”

ABD ya bu yeni denkleme uyum sağlar ya da sahada Türkiye-Şam gerçeğiyle yüzleşir.

Bakın bir şey daha..
Bu dosyanın kalbi burada atıyor.
SDG’nin kontrol ettiği bölgeler, Suriye’nin enerji damarları.

Mutabakatın 4. ve 5. maddeleri tesadüfen yazılmadı.
Enerji sahaları kimin elindeyse, masada o konuşur.

Türkiye, bu alanların:
• terör finansmanı olmaktan çıkmasını,
• merkezi otoriteye devredilmesini

stratejik zorunluluk olarak görüyor. Bu başlıkta geri adım yok.

Artık süreç “bekle-gör” değil.
Say-gör süreci.

SDG için saat işlemeye başladı.
Ya silahı bırakıp devletin parçası olacak,
ya da devletlerin hedefi haline gelecek.

Türkiye bu dosyada pozisyonunu değiştirmedi, sertleştirdi.
Çünkü mesele artık diplomasi değil, egemenlik meselesi.

Ve Ankara, egemenlik söz konusu olduğunda
takvimleri değil, sonuçları konuşur.
////////////////////////////////////////////

KAÇSAN DA KURTULAMAZSIN

Bir dönem vardı; suç işleyen için ülke dışına çıkmak, dosyanın buharlaşması demekti. “Yurt dışına kaçtı” denildiğinde adaletin eli kısalır, mağdurun umudu zamana yenik düşerdi. O dönem kapandı. Türkiye, suçluların yıllarca arkasına saklandığı o görünmez zırhı parçaladı. Artık kaçmak bir kurtuluş değil, sadece yakalanmanın gecikmesi.

Son haftalarda sınır dışında yakalanıp Türkiye’ye getirilen onlarca suçlu, tek tek birer isimden ibaret değil. Ortaya çıkan tablo, devletin güvenlik anlayışında sessiz ama köklü bir değişimi işaret ediyor. Türkiye artık suçluyu dosyada bekleyen değil, haritada arayan bir devlete dönüştü. Cinayet, uyuşturucu, organize suç, cinsel istismar, dolandırıcılık… Suçun türü ne olursa olsun, kaçılan ülke artık bir sığınak sayılmıyor.

Bu tabloyu değerli kılan şey, sadece iade sayıları değil. Asıl mesele, “gideyim, unutturayım” hesabının çökmesi. Balkanlar, Kafkasya, Avrupa ya da okyanus ötesi… Uzun yıllar boyunca suç örgütlerinin ezberinde yer alan güvenli bölgeler tek tek anlamını yitiriyor. Pasaport, kimlik değişikliği ya da farklı bir ülkenin sınırları artık koruma sağlamıyor. Çünkü takip yalnızca diplomatik yazışmalarla değil, istihbaratla, saha bilgisiyle ve kararlı bir devlet refleksiyle yürütülüyor.

Bu sürecin arkasında basit bir “iade talebi” mantığı yok. Aksine, suçlunun yakalanmasını bekleyen değil, yakalanmasını sağlayan bir irade var. Uluslararası iş birlikleri, Interpol mekanizmaları, ikili temaslar elbette önemli. Ama asıl farkı yaratan şey, Türkiye’nin bu dosyaları yarım bırakmaması. Zamanın suçlunun lehine işlemesine izin verilmemesi. Dosyaların raflarda çürümemesi.

Sınır dışında yakalanıp getirilen her suçlu, aslında içeride kalanlara da mesaj taşıyor. O mesaj yüksek sesle verilmiyor ama son derece net: “Nerede olursan ol, bulunursun.” Bu bir tehdit dili değil; defalarca hayata geçirilmiş bir kararlılığın tekrarından ibaret. Devletin hafızasının, mesafeden ve coğrafyadan daha güçlü olduğunu gösteren bir gerçeklik.

Bu tablo, sadece güvenlik bürokrasisinin başarısı olarak okunmamalı. Aynı zamanda mağdurun adalet duygusunun onarılması, toplumun devlete duyduğu güvenin pekişmesi anlamına geliyor. Suç örgütlerinin en sevmediği şey budur: Unutulmamak. Vazgeçilmemek. Peşinin bırakılmaması.

Bugün sınır dışında yakalanıp Türkiye’ye getirilen her isim, eski bir dönemin kapandığını ilan ediyor. Kaçışın, koruma sağlamadığı; zamanın, suçu örtmediği bir döneme girildi. Türkiye, gecikse bile hesabı mutlaka gören bir devlet refleksi ortaya koyuyor. Ve bu refleks, suçlular için daralan çemberin en net göstergesi olarak kayda geçiyor.

////////////////////////////////////////////
PURO BAZEN SADECE BİR PURODUR

Yeni yılın ilk gecesi… Televizyonlar açık, sofralar dağılmış, gözler ekranda.. Cem Yılmaz sahnede.. . Yeni gösteri, yeni espriler ve elbette birkaç cümlelik bir fırtına. Çünkü memlekette bir cümle kurulur ama asıl marifet, ondan alınacak payı çıkarmaktadır.

Cem Yılmaz, sahnede bir espri yapıyor. 38 yaşındaki kız arkadaşı için “genç sevgili” diye haber yapan gazetecilerle dalga geçiyor. Sahne bu. Işık var, mikrofon var, ritim var. Yani burası bir basın toplantısı değil, bir mahkeme tutanağı hiç değil. Burası meddah geleneğinin bugünkü hali. Abartı var, ironi var, laf sokma var. Çünkü komedi dediğin şey, tam da budur.

Ama ne oluyor?
Gazetecilerin kızması gerekirken… gazeteciler susuyor.
Buna karşılık 38 yaşındaki “celebrity” kadınlar ayağa kalkıyor.

Bir duralım.

Eğer gerçekten alınacak bir söz varsa, bu sözün muhatabı kim?
“Genç sevgili” manşetini atanlar mı, yoksa o manşetlere konu olan kadınlar mı?..

Cevap çok basit aslında.
Ama biz basit cevapları sevmiyoruz.

Bu ülkede sahnede söylenen bir cümle, röportaj ciddiyetiyle okunur. Espri, niyet sorgusuna sokulur. Mizah, savcılık dosyası titizliğiyle incelenir. Sonra da “ama ben alındım” cümlesiyle tartışma başlar. Oysa alınmak, bazen cümleden değil; aynaya bakınca görülen şeyden doğar.

Cem Yılmaz orada 38 yaşındaki bir kadına “yaşlı” demiyor.
Gazetecilik refleksiyle atılan absürt bir manşeti büyütüyor.
Yani espri, kadına değil; haberin kendisine.

Eğer bu ülkede “genç sevgili” diye manşet atan bir dil varsa, o dil zaten başlı başına bir şaka malzemesidir. Komedyen de onu yapıyor. Alıyor, büyütüyor, parlatıyor ve sahneye bırakıyor. Meddah dediğin tam da bunu yapar. Toplumun dilini, zaafını, çarpıklığını alır; güldürerek gösterir.

Ama tuhaf bir şey oluyor:
Şakaya kızılıyor, şakaya konu olan dile değil.

Belki de sorun burada.

38 yaş meselesi de cabası. Sanki 38, nüfus cüzdanından çok mezar taşı bilgisiymiş gibi bir hassasiyet var. Oysa bu ülkede 38 yaşındaki bir erkek için “kariyerinin zirvesi” yazılırken, kadın için hâlâ savunma hattı kuruluyor. İşte Cem Yılmaz’ın sahnede kurcaladığı yer tam da burası. Ama ne yazık ki mesaj yerine mikrofon kablosu tartışılıyor.

Bir de işin şu boyutu var:
Bu bir gösteri.
Yani seyirci bilet almış, komedyen sahnede, herkes gülmek için orada.
Bu, “bir arkadaş ortamında söylenmiş talihsiz bir laf” değil.
Bu, bilinçli olarak söylenmiş, gülünsün diye söylenmiş bir cümle.

Mizahın en büyük talihsizliği de bu zaten:
Ciddi insanlar tarafından ciddiye alınması.

Eğer gerçekten alınacak olsaydı, bu espriye en çok gazetecilerin alınması gerekirdi. Ama onlar profesyonelce sustu. Çünkü manşetin nereden patladığını en iyi onlar biliyor. Tepki ise bambaşka bir yerden geldi. Yani ok hedef şaştı, yay başka yöne çevrildi.

Sonuçta ortada ne var?
Bir komedyen işini yapıyor.
Bir meddah, çağın diliyle hikâye anlatıyor.
Ve biz yine bir espriyi, espri olarak dinlemeyi beceremiyoruz.

Belki de yılın ilk dersi şu olmalıydı:
Her sahne cümlesi manifesto değildir.
Her şaka saldırı sayılmaz.
Ve herkesin alındığı bir ülkede, kimse gülemez.

Cem Yılmaz sahneden indi. Gösteri bitti.
Ama biz hâlâ esprinin ciddiyetini tartışıyoruz.
Asıl komik olan da belki budur.