Başlık belki de yarım asırdır hemen her gün duyduğunuz klişe bir ifade gibi görünebilir.. Ama bu defa durum çok başka… Türkiye bugün yalnızca kendi sınırlarını korumuyor. Aynı anda üç ayrı jeopolitik fay hattının ortasında ayakta durmaya çalışıyor. Güneydoğuda İran-Hürmüz hattında savaş küresel enerji damarını sıkıştırıyor. Güneyde Suriye, İsrail’in askerî hamleleri ile yeni devlet düzenini kurma çabası arasında sallanıyor. Batıda ise Ege ve Doğu Akdeniz, Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin yeniden sertleşmeye başladığı bir alana dönüşüyor.

Haritaya yukarıdan bakıldığında mesele daha iyi anlaşılıyor. Türkiye’nin doğusundan başlayıp Basra Körfezi’ne uzanan coğrafyada savaş var. Güney sınırının hemen altında Suriye’nin geleceğinin nasıl şekilleneceği konusunda büyük bir güç mücadelesi yaşanıyor. Batıda Ege’de egemenlik, güvenlik ve silahlanma tartışmaları yeniden gündemde. Karadeniz’in kuzeyinde ise Rusya-Ukrayna savaşı zaten yıllardır devam ediyor. Yani Türkiye, son derece dar bir güvenlik koridorunun merkezinde bulunuyor.

Üstelik bu kez Hürmüz’de olan biten, binlerce kilometre uzakta yaşanan bir Ortadoğu krizi falan değil.. Zira Hürmüz dünyanın enerji şahdamarlarından biri..
Boğazdan görünür gemi geçişi dün yalnızca dört gemiye kadar düştü. Bu sayı son on günlük ortalamanın çok altında. Savaş öncesinde dünya petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği bu dar su yolu, bugün küresel ekonominin en kritik risk noktalarından biri haline gelmiş durumda.

Sadece bu da değil.. Brent petrol bugün yaklaşık 107 dolar seviyesinde. Enerji ithalatçısı Türkiye için petrol fiyatındaki her kalıcı yükseliş; dış ticaret dengesi, akaryakıt fiyatları, taşımacılık maliyetleri ve nihayetinde enflasyon üzerinde baskı anlamına geliyor. Yani Hürmüz’de vurulan bir tanker ile İstanbul’daki market rafı arasında sanıldığından çok daha kısa bir ekonomik mesafe var.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Hürmüz için güvenli, serbest ve kesintisiz geçiş çağrısı yapmasının arkasındaki stratejik gerçek de burada yatıyor. Türkiye açısından hedef, İran ile Batı arasındaki hesaplaşmanın enerji yollarını tamamen kilitlemesini engellemek. Çünkü boğaz kapandığında yalnızca Körfez ülkeleri zarar görmüyor; petrol ve doğal gaz ithal eden Türkiye gibi ekonomiler de savaşın faturasını ödemeye başlıyor.

Ancak Ankara açısından daha yakın ve belki daha karmaşık dosya Suriye.

Esad yönetiminin Aralık 2024'te devrilmesinin ardından ortaya çıkan yeni Suriye, henüz siyasi ve askerî bütünlüğünü tamamlamış değil. Türkiye ise kendi güney sınırında parçalanmış değil, merkezi otoritesi olan ve toprak bütünlüğünü koruyan bir Suriye görmek istiyor.

Tam bu noktada İsrail faktörü devreye giriyor.

Hakan Fidan bugün İsrail’i Suriye’nin istikrarı açısından en büyük potansiyel tehdit olarak tanımladı. Bu açıklama sıradan bir diplomatik çıkış olarak okunmamalı. Çünkü son aylarda İsrail-Suriye görüşmelerinde yalnızca Şam-Tel Aviv ilişkileri değil, Türkiye ile İsrail arasındaki rekabetin Suriye topraklarına taşınmasının nasıl önleneceği de konuşuluyıor..

Türkiye için kritik eşik tam da budur: Suriye, Ankara ile Tel Aviv arasındaki dolaylı bir güç mücadelesinin sahasına dönüşmemelidir. Çünkü bunun bedeli yalnızca diplomatik olmayacaktır. Suriye’nin yeniden istikrarsızlaşması yeni göç hareketlerinden terör örgütlerinin alan kazanmasına, sınır ticaretinin bozulmasından Türkiye'nin askerî güvenliğine kadar çok geniş bir sonuç zinciri yaratabilir.

Türkiye'nin batısında ise başka bir dosya yeniden ısınıyor: Ege.

Türk-Yunan ilişkilerinde bu tür gerilimler yeni değil. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı, kıta sahanlığı krizleri, 1987 Ege krizi ve 1996 Kardak hadisesi iki ülkenin ne kadar hızlı biçimde askerî gerilimin eşiğine gelebildiğini gösterdi. Son yıllarda diplomatik normalleşme girişimleri tansiyonu düşürmüş olsa da Ege adalarının silahlandırılması, hava sahası, deniz yetki alanları ve Doğu Akdeniz başlıkları ortadan kalkmış değil.

Bu nedenle Ankara'nın Atina'ya yönelik son açıklamalarını yalnızca iki komşu arasındaki sert söz düellosu şeklinde okumak eksik olur. Türkiye, aynı anda güneyinde İsrail'in askerî hareketliliğini, doğusunda İran merkezli savaşı ve batısında Ege güvenlik mimarisini takip etmek zorunda.

Aslında bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, Türkiye Cumhuriyeti'nin yakın tarihinde pek az kez bu kadar belirgin hale geldi: Türkiye'nin çevresindeki krizlerin hiçbiri birbirinden tamamen bağımsız değil.

Hürmüz'deki savaş petrol fiyatını yükseltiyor, yükselen enerji fiyatı Türkiye ekonomisine dokunuyor. İran'ın zayıflaması Ortadoğu'daki güç dengesini değiştiriyor, bu değişim İsrail'in hareket alanını etkiliyor. İsrail'in Suriye'deki hareketleri Türkiye'nin güney güvenliğini doğrudan ilgilendiriyor. Doğu Akdeniz'deki güç dengesi ise Ege'deki Türk-Yunan rekabetinden ayrı düşünülemiyor.

Bir başka deyişle artık haritada üç ayrı kriz yok; birbirine bağlanan tek bir büyük güvenlik kuşağı var.

Türkiye'nin önündeki asıl sınav da burada başlıyor. Ankara bir taraftan kendi askerî caydırıcılığını korumak, diğer taraftan savaşların büyümesini engelleyecek diplomatik kanalları açık tutmak zorunda. Çünkü Türkiye'nin coğrafyası ona lüks bir tercih sunmuyor. İran da komşusu, Suriye de. Ege de Türkiye'nin denizi, Doğu Akdeniz de doğrudan güvenlik ve ekonomi alanı.

Osmanlı'nın son iki asrından Cumhuriyet'in kuruluşuna kadar bu coğrafyanın değişmeyen bir gerçeği var: Anadolu'nun güvenliği yalnızca Anadolu sınırlarında başlamıyor.

Bugün Hürmüz'de bir geminin geçip geçememesi, Şam'ın hangi güvenlik düzenine oturacağı ya da Ege'de hangi askerî dengenin kurulacağı Türkiye için uzak dış politika başlıkları değil. Her biri Ankara'nın önüne ekonomi, güvenlik, göç, enerji ve diplomasi dosyaları olarak geliyor.

Çünkü Türkiye'nin etrafındaki ateş çemberi artık haritada kırmızı noktalar halinde duran uzak çatışmalardan ibaret değil.

Ateş birbirine yaklaşıyor. Türkiye ise tam ortasında, savaşın parçası olmadan kendi güvenliğini koruyabilecek güçlü bir denge siyaseti kurmak zorunda.