Bence Türkiye’nin bugün en büyük sorunlarından biri, bir “diktatörünün” olmamasıdır.
Bu cümleyi bilerek kuruyorum.
Burada kastettiğim şey bir yönetim biçimi tartışması değildir. “Diktatörlük” kelimesini; kuralın mutlaklığı, kamu otoritesinin kararlılığı ve konulan kuralın tavizsiz uygulanması anlamında bir metafor olarak kullanıyorum.
Çünkü devlet dediğimiz organizasyonun varlık sebebi yalnızca kanun yapmak değildir. Asıl mesele, koyduğu kuralı uygulayabilmesidir.
Kural koyup uygulayamayan, yasak getirip istisna üreten, hak tanıyıp o hakkı koruyamayan, suçu tarif edip yaptırımını işletmeyen devlet, kamu düzenini sağlayamaz.
Türkiye’nin bugün yaşadığı temel problemlerden biri de kanaatimce tam burada ortaya çıkıyor.
Bizde çoğu alanda kural var. Kanun var, yönetmelik var, yasak var, müeyyide var.
Fakat bunların üzerinde güçlü bir soru işareti de var:
Gerçekten uygulanacak mı?
İşte devlet düzenini aşındıran asıl mesele budur.
Bir toplumda vatandaş, kuralı ihlal ettiğinde mutlaka karşılığını göreceğini bilmiyorsa zamanla kurala uymayı değil, kuraldan kaçmanın yolunu öğrenir.
Trafikte böyle olur, imarda böyle olur, vergide böyle olur, ticarette böyle olur. Sokakta, bürokraside, siyasette ve hukukta da aynı zihniyet yerleşir.
Sonra herkes kendi gücü nispetinde kendisine bir alan açmaya başlar.
Halkın güzel bir tabiri vardır:
Herkes kendi kilosunda kabadayı olur.
Gücü yeten kuralı esnetmeye, çevresi olan ayrıcalık aramaya, nüfuzu olan yaptırımdan kurtulmaya, sesi yüksek çıkan kamu otoritesini geri adım attırmaya çalışır.
Böyle bir ortamda kamu düzeni kaçınılmaz olarak aşınır.
Oysa bir ülkede herkes şunu bilmelidir:
Kural varsa uygulanır.
Yasak varsa herkes için yasaktır.
Suç varsa yaptırımı vardır.
Borç varsa ödenir.
Vergi varsa tahsil edilir.
Mahkeme kararı varsa yerine getirilir.
İmar kuralı varsa delinmez.
Trafik kuralının pazarlığı olmaz.
Kamu malı sahipsiz değildir.
Benim “kuralların diktatörlüğü” dediğim şey tam olarak budur.
Kuralın tavizsiz hâkimiyeti ve devletin sosyal, ekonomik, siyasi, idari ve hukuki hayatın tamamında kendi koyduğu normun arkasında durmasıdır.
Çünkü kamu düzeni yalnızca polisle, mahkemeyle veya ceza tehdidiyle sağlanmaz. Asıl kamu düzeni, toplumun zihninde oluşan şu kesin kanaatle sağlanır:
“Bu kural uygulanır.”
Batılı devletlerin önemli bir kısmının bizi geçtiği en önemli alanlardan biri de budur.
Mesele onların insanının bizden daha ahlaklı, daha dürüst veya daha disiplinli olması değildir. Mesele sistemin karakteridir.
Vatandaş bilir ki vergi borcu takip edilir, trafik cezası uygulanır, imar kuralı ihlal edildiğinde yaptırım gelir, kamu görevlisi yetkisini aştığında hesabı sorulur, mahkeme kararı yerine getirilir, sözleşmenin gereği yapılır.
İnsan davranışını zaman içerisinde işte bu kesinlik şekillendirir.
Bizde ise yıllar içerisinde oluşan istisna kültürü, kuralın otoritesini aşındırmıştır.
Bir kuralın arkasından onlarca istisna geliyor, aflar sürekli tekrarlanıyor, yaptırım uygulanmadan önce “Kim yaptı?” sorusu soruluyorsa vatandaş bir süre sonra devlete ve kurala değil, bağlantısına güvenmeye başlar.
İşte asıl tehlike budur.
Devletin yeniden ağırlık kazanması için yapılması gereken şey son derece nettir:
Kurallar sade olacak.
Anlaşılır olacak.
Adil olacak.
Mümkün olduğu kadar az istisna içerecek.
Ve mutlaka uygulanacak.
Kural yanlışsa değiştirilir.
Kanun eksikse düzeltilir.
Yaptırım adaletsizse yeniden düzenlenir.
Ama yürürlükteki kural, kişinin adına, makamına, servetine, siyasi görüşüne, nüfuzuna veya çevresine göre eğilip bükülmez.
Çünkü bir devletin gücü, kaç sayfa kanun çıkardığıyla değil, koyduğu kuralı ne ölçüde uygulayabildiğiyle ölçülür.
Kamu düzeni böyle kurulur.
Ekonomik disiplin böyle sağlanır.
Sosyal hayat böyle normalleşir.
Hukuka güven böyle güçlenir.
Bürokrasi böyle işler.
Sokak böyle düzene girer.
Devlet böyle devlet olur.
Türkiye, kişiye göre değişen uygulamalardan, sürekli istisna üreten anlayıştan ve “bir yolunu buluruz” kültüründen çıkmak zorundadır.
Ben buna bilinçli olarak “kuralların diktatörlüğü” diyorum:
Adil, açık ve kamu düzenini koruyan kuralların; nüfuza, makama, bahaneye ve keyfîliğe boyun eğmeden uygulanması.
Aslında devlet düzeninin sırrı basittir:
Kuralı adil koyacaksın.
Herkese eşit uygulayacaksın.
Ve taviz vermeyeceksin.
Türkiye bunu başarırsa sosyal hayattan ekonomiye, hukuktan siyasete, bürokrasiden sokağa kadar bugün içinden çıkılmaz görünen pek çok meselenin şaşırtıcı bir hızla düzene girdiğini göreceğiz.
Ve kanaatim odur ki, Türkiye’de bunu yapacaksa yine Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yapar.
Kendisine çağrım şudur:
Sayın Cumhurbaşkanım; Türkiye’ye kuralların diktatörlüğünü gösterin.
Devletin koyduğu kuralın kişinin kimliğine, makamına, servetine, nüfuzuna ve çevresine bakılmaksızın uygulandığı; hukukun karşısında herkesin eşit olduğu bir kamu düzenini tesis edin.
Hazır Adalet Bakanı Akın Gürlek, İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ve Ticaret Bakanı Ömer Bolat görevdeyken bunu yapın lütfen.
Öyle bir düzen kurulsun ki vatandaşın zihninde artık tek bir tereddüt dahi kalmasın:
Devlet bir kural koymuşsa o kural uygulanır.
Kim olursan ol.
Nokta.