Büyük devletler müttefik, küçük devletler ve aşiretten mülhem devletçikler ise kendilerine hami ararlar. Bu büyüklük ve küçüklük bazen devletin gücüyle alakalı olduğu kadar, bazen de müntesiplerinin ufkuyla ilişkilidir.

Türkiye, kaybettiği toprakları kurtarmak ya da en azından var olanı muhafaza etmek gibi bir dürtüyle I. Cihan Harbi’ne Almanlar’ın safında katılmıştı. Savaşa girmeli miydik, tartışılır; fakat Kuzey Afrika’daki topraklarını işgal eden İtalyanlarla, Hindistan ve Mısır’ı işgal eden İngilizlerle ya da Kafkasya’yı işgal edip Anadolu’ya dayanan Ruslarla müttefik olma imkânımız yoktu.

İstiklal Savaşı’nı kazanmamız biraz da Rusya’da Komünist devrimin gerçekleşmesiyle mümkün olmuştu. Bolşeviklerin maddi desteği ve Rusya’nın tehdit olmaktan çıkması önemliydi. Fakat II. Cihan Harbi sonrası oluşan dengeler, Türkiye’yi Rusya karşıtı NATO bloğuna mecbur bırakmıştı. Ülkemizdeki siyasi yapılar soğuk savaş süresince Varşova bloğu ve Komünizm tehdidine karşı nasıl bir ittifakın içinde yer almamız konusunda daima tartıştılar. Fakat daha kısa bir süre önce topraklarının büyük bir kısmını kaybetmiş, aydınlarının bir kısmı mandacılığı kurtuluş çaresi olarak gören bir ülke için müttefik tercihinde bulunmak lükstü.

Bugün, ABD ve İsrail’in başını çektiği Batı’nın karşısında Rusya, Hindistan, Çin ve İran’ın bir blok oluşturduğu iddia ediliyor. NATO yanlıları 15 Temmuz darbesine tevessül ederken; diğer bloğun himayesinde olmayı kurtuluş olarak gören Avrasyacılar ise bir önceki darbeci geleneğin devamcıları olarak karşımızda bulunuyor.

Türkiye ise bir ateş çemberinin ortasında kendine yol bulmaya çalışıyor. Yemen’de Suud’un başını çektiği koalisyon katliama imza atarken, ülkemizde var olan konjonktürel Suud karşıtlığı, İran destekli Husiler’in Mekke’ye kadar ulaşan tehditlini şimdilik görmezden geliyor. Oysa ki, Yemen’de Salih diktasını yıkan halk devriminin en büyük düşmanı Husi teröristleriydi. Türkiye, bu cephede İran karşıtı bir yerde kendini konumlandırırken, Suud’un vahşetine de ortak olmak istemiyor.

Benzer bir durum Irak’ta yaşanıyor. Kuzey Irak’taki referanduma, dolayısıyla bölünmeye karşı duran Türkiye, ABD tarafından kurdurulan İran destekli Şii yönetimin tüm gücü eline almasını da istemiyor. Çünkü bu durum, Irak’ın Sünni varlığının yok olması anlamına geliyor. Ayrıca Irak Sünnilerinin önemli bir kısmını da tarih boyunca Kürtler oluşturmuştur.

Suriye’de PKK-PYD destekçisi ABD’nin nüfuz alanını genişletmesini istemiyoruz. Çünkü bu durum topraklarımızı tehdit eden en büyük tehlike. Fakat aynı zamanda, 1 milyon Suriyeli Sünni’nin katili olan bir rejimin güçlenmesini ve onu himaye eden Rusya ve İran’ın nüfuz alanının büyümesini de istemiyoruz.

İçinden çıkılmaz gibi görünen denklemler benzer şekilde, Mısır, Libya, Doğu Türkistan gibi pek çok bölgede tekrarlanıyor. Öyle ise Türkiye hangi blokta yer alarak hem ümmeti, hem de kendi çıkarlarını müdafaa edebilir?

Ülkemiz son 10 yıldır, büyük bir bağımsızlaşma mücadelesi veriyor. Eğer, ülkemizdeki siyasi irade ve milletimiz, mandacılığı reddeden, kendi ayakları üzerinde duran, diğer bir deyişle göbeğini kendi kesen bir anlayışı savunmamış olsaydı, 15 Temmuz günü mağlup olurduk. Reçete bu yönüyle açıktır: Hiçbir küresel güce dayanmadan, gerçekte var olduğu dahi şüpheli hiçbir bloğun içinde kendisine yer aramadan, bütünüyle milli çıkarlarını gözeten bir siyasi duruş tarihte olduğu gibi bugün de önümüzü aydınlatıyor.

Türkiye şu anda yürüttüğü gibi, tam bağımsızlık şiarıyla hareket ettiği sürece hem kendisinin hem de kendisine ümit bağlayan tüm İslam dünyasının çıkarlarını gözetmiş olacaktır.

Son 10 yılda izlediğimiz insani ve ahlaki siyaset sayesinde bölgemizde gerçek bir aktör olmayı başardık. Onun için siyasilerimiz, sürekli olarak korku ve vehimler üreten, kurtuluşu başkalarının himayesinde arayan, “eğer şu ülkeyle iyi olmazsak sonumuz harap” diyen ve tüm bu söylemlerini siyasi analiz adı altında pazarlayanlara değil; canını hiç çekinmeden, pazarlıksızca feda edebileceğini gösteren milletimize kulak vermeli.