Bir süredir annemin sağlık sorunları nedeniyle hastanelerde ve sağlık sisteminin içindeyim. Uzun yıllardır takip ettiğim ve inanılmaz bir başarı hikâyesi olarak gördüğüm “Sağlıkta Dönüşüm Projesi’ni” bizzat deneyimleme şansım oldu bu süreçte yaşayarak.

İnanılmaz bir başarı hikâyesinin sahibi Sayın Cumhurbaşkanımızın yaptıklarını ve bu muhteşem değişimin etkilerini, tespitlerimi deyimlerim çerçevesinde sizlerle paylaşacağım.

Gözlemlemekle kalmadım, konunun uzmanları, çalışan doktor yada hemşire ve personellerle de sohbetler ettim bolca. Bilimsel yazıları okudum. Bugün sizler ile bu dönüşümü, iyilerini ve hatalarını konuşmak ve çözüm önerilerimi paylaşmak istiyorum.

Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanından sonraki yıllarda savaştan çıkmış bir Anadolu kalmıştı geride. Salgın hastalıklar, yetişmiş personel yokluğu, donanım eksiklikleri ile karşılaşılmış ve genç Cumhuriyet bu konuda çok önemli başarılar elde etmişti. Çok kısa sürede bebek ölümlerinde önemli bir azalma, sıtma, frengi, verem gibi salgın hastalıklar ile etkin mücadele, aşılama çalışmaları ile hızla Avrupa’nın önüne geçilmişti. Ancak ilerleyen yıllarda bu başarının yerini kalitenin bozulduğu ve insan sağlığının hiçe sayıldığı bir gerçek aldı maalesef.

İki binli yılların başında Türkiye’de hastanelerde rehin kalan insanlar, saatlerce ilaç kuyruklarında bekleyen hastalar, tedavi olmak için aylarca bekleyen vatandaşlar bu sistemin artık iflas ettiğini göstermeye başlamıştı. Kaliteli hekim ve sağlık personeli yetiştirilmişti ancak organizasyon hataları, donanım eksiklikleri bu personeli de bezdirmişti. İşte tam da o yıllarda değişen iktidar ve Sayın Cumhurbaşkanı bu gidişi düzeltebilmek için “Sağlıkta Dönüşüm Projesi’ni” hayata soktu.

Ayrı bakanlıklara bağlı çeşitli sağlık kuruluşları tek çatı altında toplanarak hizmet standart hale getirildi. SGK hizmet veren değil, hizmeti millet adına satın alan bir kuruma dönüştürüldü. Hastaneler hızla yenilendi, teknik donanımları çağın gereklerine göre yeniden tasarlandı. Acil sağlık hizmetleri, ambulans sistemi tamamen değiştirildi. Yoğun bakımlar, kritik üniteler devlet ve özel sektörün ortak çalışması kısa bir sürede Avrupa’nın koşullarından bile daha iyi hale getirildi. Merkezi sağlık sistemi, bilişim altyapısı, veri güvenliği yeniden inşa edildi. Tüm bu devrim niteliğindeki değişimi gören millet iktidarı bu nedenle oyları ile destekledi.

Bu değişime sağlık çalışanları hızla uyum gösterdiler. Yeni teknolojik donanım, tıp bilimindeki yeni buluşlar sisteme hızla entegre olunca sağlık çalışanlarının kalitesi arttı ve en önemlisi hizmet verirken daha mutlu ekipler ortaya çıktı. Hastanede hapis kalma, ilaç kuyruklarında saatlerce beklemek gibi çağdışı görüntüler tarih oldu. Ameliyatlar zamanında, tedaviler eksiksiz yapılmaya başlandı.

Bu birinci aşamanın sonunda iktidar bir üst aşamaya çıkmanın gerekli olduğunu düşünerek ulusal sağlıktan, uluslararası sağlığa geçiş yaptı. Bu çok mantıklı bir yaklaşımdı. Sağlık hizmetleri pahalı ve finansmanı bu nedenle ciddi maliyetler yaratıyordu. İktidar bu nedenle sağlığı uluslararası arenaya taşıma kararı aldı. Fikir sorduğum uzmanlar yaşlı Avrupa’nın ciddi bir sağlık hizmetine ihtiyacı olduğunu, bunu verebilecek imkânının olmadığını söylediler. İşte bu hastaların Türkiye’de tedavisi ve ameliyatlarını yaparak ciddi bir kaynak elde edilebilirdi. Hatta bu rakam Türkiye’nin kendi vatandaşları için yapacağı harcamaların büyük kısmını karşılayabilirdi. Bu fikir ile “Şehir Hastaneleri” inşa edilmeye başlandı.

“Şehir hastaneleri” önemli bir fikrin ve ciddi bir değişimin hikâyesidir ve çok cesur bir adımdır. Dünyada benzer örnekleri olmuştur ancak başarı sağlanamamıştır. Büyük hastanelerin yönetimi zor ve problem ile mücadele olanakları kısıtlıdır. En azından öyle söyleniyor. Ancak bilinmesi gereken başarının aslında başarısızlığa çok yakın mesafelerde olduğudur. Bazen tek bir hamle her şeyi değiştirebilir.

Türkiye’nin birçok ilinde, hatta bazı illerde birden çok “Şehir Hastanesi” artık hizmete girdi çalışıyor. Bu hastanelerden birkaç tanesinde geçirdiğim bir sürenin sonunda muhteşem bir mantık ve tıbbi gerçekten yola çıkan bu hayalin son durumunu yakinen inceme ve yaşama şansım oldu. Bir takım yönetim kusurlarının, mühendislik hatalarının, malzeme seçimindeki yanlışların, yeniliğe direnç gösterenlerin, belki de dünyadaki en iddialı bu projeyi nasıl etkilediğini gözlerimle gördüm. Bu nedenle bir gazeteci olarak görevim bu yanlışları gün yüzüne çıkarmak. Çünkü ben bu projenin Türkiye’nin aydınlık geleceğinin bir parçası olduğunu düşünüyorum.

Yazımın ikinci bölümde sorunları ve çözüm önerilerini sıralayacağım. İkinci bölümde görüşmek üzere.

(Devamı Cumartesi)