Siyasetin tabiatında rekabet vardır. Muhalefetin görevi iktidarı eleştirmek, yanlışlarını göstermek ve zamanı geldiğinde iktidara talip olmaktır. Demokratik sistem zaten bunun üzerine kuruludur.

Fakat devlet hayatında öyle dönemler vardır ki günlük siyasi rekabetin üzerinde düşünmek gerekir.

Türkiye’nin bugün böyle bir tarihî eşikten geçtiğine inanıyorum.

Dünyanın güç dengeleri yeniden kuruluyor. Batı ile Doğu arasındaki rekabet giderek sertleşiyor. Ortadoğu yeniden şekilleniyor. Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e, Balkanlar’dan Afrika’ya kadar Türkiye’nin doğrudan veya dolaylı biçimde içinde bulunduğu geniş coğrafyada kartlar yeniden dağıtılıyor.

Türkiye ise artık bütün bu gelişmeleri uzaktan seyreden eski Türkiye değildir.

Savunma sanayiinden enerji politikalarına, sınır ötesi güvenlik stratejisinden Türk dünyasıyla ilişkilere, Afrika açılımından Doğu Akdeniz’e kadar çok geniş bir alanda yıllara yayılan bir devlet politikası ve birikim oluşmuştur.

Böyle bir dönemde benim 2028 seçimlerine bakışım klasik iktidar-muhalefet denkleminden farklıdır.

Ben meseleyi “AK Parti mi kazansın, CHP mi kazansın?” basitliğinde görmüyorum.

Benim için asıl soru şudur:

Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu tarihî köprüyü hangi siyasi iradeyle geçecektir?

Recep Tayyip Erdoğan’ı seversiniz veya sevmezsiniz. Siyasetini desteklersiniz veya karşı çıkarsınız. Ekonomi politikalarını, kadrolarını, hukuk uygulamalarını, yönetim anlayışını sonuna kadar eleştirebilirsiniz.

Bunların tamamı demokratik siyasetin doğal parçalarıdır.

Fakat başka bir gerçek daha vardır:

Recep Tayyip Erdoğan bugün dünyanın en tecrübeli siyasi liderlerinden biridir. Yıllardır devletin en üst kademesinde bulunmuş; ABD’den Rusya’ya, Avrupa’dan Çin’e, Körfez’den Afrika’ya kadar küresel siyasetin hemen bütün önemli aktörleriyle doğrudan ilişki kurmuş bir devlet adamıdır.

Bu tecrübenin değeri özellikle dünyanın böylesine belirsiz bir dönemden geçtiği zamanlarda daha fazla ortaya çıkar.

Devlet yönetmek yalnızca miting yapmak değildir.

Devlet yönetmek yalnızca seçim kazanmak da değildir.

Devlet yönetmek; gerektiğinde savaş ile barış arasındaki birkaç santimetrelik çizgide karar verebilmek, ekonomik ve diplomatik baskıyı okuyabilmek, büyük devletlerin niyetlerini anlayabilmek, gerektiğinde geri çekilmeyi, gerektiğinde direnmesini ve gerektiğinde masaya yumruğunu vurmasını bilmektir.

Bunun adı devlet tecrübesidir.

Ve devlet tecrübesi birkaç televizyon programıyla, birkaç grup toplantısıyla veya meydan konuşmalarıyla kazanılmaz.

Buradan muhalefete çok açık bir soru sormak istiyorum:

Türkiye’nin önümüzdeki yıllardaki güvenliğini, bekasını, ekonomik kalkınmasını, dış politika hamlelerini ve dünyadaki ağırlığını gerçekten her türlü parti hesabının üzerinde tutuyorsanız, 2028’e yalnızca “Erdoğan’ı nasıl göndeririz?” sorusuyla bakmak doğru mudur?

Daha açık sorayım:

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dümeni, tam da dünyanın yeniden şekillendiği böyle bir dönemde; Özgür Özel’e, Müsavat Dervişoğlu’na, Ümit Özdağ’a, Yavuz Ağıralioğlu’na veya devlet yönetme ve küresel kriz idare etme kapasitesi henüz sınanmamış başka bir siyasi isme sırf “değişim olsun” düşüncesiyle teslim edilebilir mi?

Burada kimseyi küçümsemiyorum.

Meselem şahıslar değildir.

Meselem terazidir.

Bir siyasi partinin genel başkanı olmak başka şeydir; seksen milyonu aşkın nüfusuyla, devasa ordusuyla, ekonomisiyle, NATO üyeliğiyle, Ortadoğu’daki askerî ve siyasi ağırlığıyla, Türk dünyasındaki tarihî konumuyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yönetmek başka şeydir.

İşte tam bu noktada muhalefetin önünde tarihî bir fırsat bulunduğunu düşünüyorum.

Muhalefet, gerçekten millî siyaset yaptığını göstermek istiyorsa gerektiğinde kendi siyasi hesabından vazgeçebilecek cesareti göstermelidir.

Türkiye’nin önündeki kritik geçiş döneminin tamamlanması bakımından Erdoğan’ın tecrübesinin bir dönem daha gerekli olduğu kanaatine varıyorsa bunu söylemekten korkmamalıdır.

Hatta gerekiyorsa:

“Biz AK Parti’nin muhalifiyiz; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin değiliz. Türkiye’nin millî menfaatleri parti menfaatlerimizin üzerindedir.”

diyebilmelidir.

Bana göre gerçek siyaset büyüklüğü tam da burada başlar.

Çünkü muhalefet etmek, devletin yaptığı her şeye karşı çıkmak değildir.

Bazen gerçek muhalefet, doğru yapılan işin arkasında durabilecek kadar kendine güvenmektir.

Bazen vatanperverlik kendi adayını göstermek değil, ülkenin ihtiyacı olduğuna inandığın adayı destekleyebilmektir.

Elbette bunun bir de anayasal boyutu vardır. Mevcut Anayasa’nın 101. maddesi bir kimsenin en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebileceğini düzenlemektedir. Bununla birlikte 116. madde, Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçimlerin yenilenmesine karar vermesi hâlinde Cumhurbaşkanına bir kez daha aday olabilme imkânı tanımaktadır.

Dolayısıyla mesele yalnızca siyasi değil, aynı zamanda anayasal bir mutabakat meselesidir.

Eğer 2028’e giderken Türkiye’nin millî menfaatlerinin Erdoğan’ın bir dönem daha görev yapmasını gerektirdiği konusunda geniş bir toplumsal ve siyasi kanaat oluşursa, bunun anayasal zemini de hukuk içerisinde ve Meclis iradesiyle oluşturulabilir.

Ancak burada iktidara da görev düşmektedir.

Böylesine büyük bir millî fedakârlık yalnızca muhalefetten beklenemez.

Eğer Türkiye Yüzyılı gerçekten bir devlet projesiyse AK Parti’nin veya herhangi bir siyasi partinin projesi olmaktan çıkarılmalıdır.

Hukuk devleti daha da güçlendirilmelidir.

Liyakat devlet yönetiminin vazgeçilmez ölçüsü hâline getirilmelidir.

Ekonomide vatandaşın refahı her şeyin önüne konulmalıdır.

Devlet kadrolarında ehliyet ve adalet tartışmasız hâle getirilmelidir.

Muhalefetin haklı eleştirileri düşmanlık olarak değil, ortak devlet aklına katkı olarak değerlendirilmelidir.

Çünkü benim savunduğum şey bir kişiye sınırsız siyasi kredi açılması değildir.

Tam tersine, Erdoğan’ın sahip olduğu büyük siyasi ve devlet tecrübesinden Türkiye’nin önündeki kritik geçiş döneminde yeniden yararlanılması ve aynı zamanda Erdoğan sonrasındaki Türkiye’nin kurumlarıyla hazırlanmasıdır.

Zira kişiler fanidir.

Erdoğan da fanidir.

Özgür Özel de fanidir.

Bahçeli de fanidir.

Hepimiz faniyiz.

Baki olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir.

Baki olan Büyük Türk Milleti’dir.

Bu nedenle 2028’e giderken Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir siyasi kavga değil, belki de Cumhuriyet tarihimizin en büyük millî mutabakatlarından biridir.

İktidarıyla muhalefetiyle herkes kendisine şu soruyu sormalıdır:

Benim partim mi kazanacak, yoksa Türkiye mi?

Eğer cevap gerçekten Türkiye ise, gerisi teferruattır.

Benim kanaatim açıktır:

Türkiye bu tarihî köprüyü geçerken Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi ve devlet tecrübesinden bir dönem daha yararlanmalıdır.

Muhalefetin bunu desteklemesi siyasi teslimiyet değildir.

Bir yenilgi hiç değildir.

Tam tersine, gerektiğinde kendi iktidar hesabını devletinin geleceği uğruna erteleyebilmek, tarihe geçecek büyüklükte bir millî fedakârlıktır.

Çünkü 2028’de önümüzdeki asıl soru Erdoğan’ın siyasi geleceği değildir.

Asıl mesele Türkiye’nin geleceğidir.