Sovyetler Birliği dağıldığında liberal düzenin kurucusu ABD tek süper güç olarak kalmıştı. ABD’nin dünya sisteminde böylesine bir güce erişmesi medeniyetlerin sonu tezini öne çıkardı. Tüm ülkeler ABD’nin öncülüğünde liberal düzene itaat etmesi gereken aktörler şeklinde değerlendiriliyor ve baskı sistemi işletiliyordu. Washington’un askeri kuvvet kullanarak devletleri dönüştürmesi sistemin yeni bir yansımasıydı. Venezüella, Irak, Suriye ve Afganistan birer örnek olarak liberal düzenin askeri gücüne maruz kalmış ve uzun yıllar ABD ile mücadele etmek zorunda kaldı. İktisadi yaptırımlarla desteklenen baskı ve yıkım ülkeleri ciddi şekilde geride bıraktı. Savaşla yıpranan ve iktisadi çıkmaza sürüklenen aktörler ABD ile müzakerelerde istedikleri gibi hareket edemediler. Ancak Rusya, Çin, Brezilya ve Türkiye gibi aktörlerin siyasi, askeri ve ekonomik olarak güçlenmeleri alternatifleri gündeme taşıdı. Rusya enerji sektöründe öne çıkarken Çin dünyanın en büyük imalat sanayi haline geldi. Brezilya siyasi seçimler ve hukuki süreçlerle dengelenirken Türkiye savunma sanayini itici bir kuvvet haline getirdi. Fakat bu aktörler arasında ABD gibi bir devle rekabet edebilecek tek güç Çin olarak beliriyor.

Dünya imalat sanayi üretiminin yüzde 40’ından fazlasını gerçekleştiren Çin küresel AR-GE harcamalarında başı çekiyor. 1,2 trilyon dolarlık dış ticaret fazlası ve 24 saat üretim yapma kapasitesiyle ülke dünya ticaretini domine ediyor. Avrupa Birliği ve ABD, Çin ile rekabet etmekte zorlanırken firmalarını korumaya çalışıyorlar. Avrupa Birliği ticari antlaşmalarla sürece katılmaya çalışırken ABD gümrük tarifeleriyle Çinli şirketleri dengelemeye çabalıyor. ABD’nin dış ticaret ve bütçe açıklarını dengelemek için gümrük tarifelerine başvurması 1945’ten sonra kurulan sistemin en temel kuralı olan sınırsız ihracat-ithalatı derinden sarsıyor. Washington’un inşa ettiği ve günümüze kadar süre gelen uluslararası liberal düzen içerisinde Sovyetler Birliği iktisadi olarak bir alternatif değildi. Rakip şeklindeki üretim modeli de Sovyetler Birliğinin çökmesine neden oldu. Çin ise askeri ve siyasi olarak değil ekonomik bir rakip olarak beliriyor. Çinli firmalar yılda 200 milyar dolara yaklaşan dış yatırım hacmiyle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yatırımlar yapıyorlar. Atıl kaynakları ekonomiye kazandıran bir kuvvet olarak liberal düzene alternatif güç olarak beliren Çinliler trilyonlarca dolarlık projeyi tamamlıyor. Yapılan tahminler Çinlilerin dünya genelinde en büyük proje hacmine sahip aktörler olduğunu değerlendiriyor. Böylesi bir durum ABD için 2. Dünya Savaşı sonrası gerçekleşmişti. Şimdi ise Çin benzer bir süreçten geçiyor.

Çin-ABD rekabetinin geldiği nokta açısından yaşanan değişim yeni bir kırılma. Tıpkı İngiltere-Almanya çatışmasında olduğu gibi iki büyük dünya savaşını meydana getiren olaylar ABD-Çin arasında yaşanıyor. Fakat farklı olarak taraflar iktisadi alanda rekabet ediyor ve birbirlerine zarar veriyorlar. Sonuç olarak askeri çatışma ihtimalinin düşük ekonomik rekabetin ise yüksek olduğu bir dönem bizleri bekliyor.