Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2025 yılında İstanbul merkezli soruşturmaları değerlendirirken çok çarpıcı bir benzetme yaptı:

“Ahtapot…”

30 Mart 2025’te, soruşturma derinleştikçe “belediyeleri ahtapot gibi saran suç örgütünün kollarının nerelere uzandığının” ortaya çıkacağını söyledi. 25 Mayıs’ta ise bu kez “İstanbul’dan Türkiye’ye ve yurt dışına uzanan ahtapotun kolları” ifadesini kullandı.

Aradan geçen zamanda tartışılan alanlara baktığımızda önümüzde oldukça geniş bir tablo bulunuyor:

Belediyeler…

İş dünyası…

Medya…

Bazı cemaat ve dinî yapılanmalar…

Yeni nesil suç örgütleri…

Bürokrasideki bağlantılar…

Ve uluslararası ilişkiler…

Peki bu ahtapotun bir de ekonomik kolu olabilir mi?

Bence Türkiye’nin bugün cesaretle sorması gereken en çetrefilli sorulardan biri budur.

Yanlış anlaşılmasın.

“Türkiye’deki enflasyonu bir suç örgütü yaptı” demiyorum. Böyle bir iddia hem iktisadi gerçekleri görmezden gelmek hem de delilsiz hüküm vermek olur.

Enflasyonun para politikasından döviz kuruna, enerji maliyetlerinden üretim girdilerine, vergilerden küresel gelişmelere kadar çok sayıda sebebi vardır.

Benim sorduğum soru başka:

Türkiye’de zaten mevcut olan enflasyon ortamı, organize bir menfaat ağı tarafından kullanılmış olabilir mi?

Fahiş fiyat artışlarının bir bölümü yalnızca ekonomik şartlarla değil, örgütlü ve koordineli piyasa davranışlarıyla açıklanabilir mi?

Çünkü enflasyon başka şeydir, enflasyonu fırsata çevirmek başka şeydir.

Maliyet artışı başka şeydir, maliyetin çok üzerinde fiyat artırmak başka şeydir.

Serbest piyasa başka şeydir, piyasayı manipüle etmek bambaşka şeydir.

Türkiye son yıllarda çok tuhaf fiyatlama davranışlarına şahit oldu.

Döviz yükseldiğinde etiketler neredeyse aynı gün değişti; döviz düştüğünde aynı hızla geri gelmedi.

Bir üründeki fiyat artışı, onunla doğrudan ilgisi bulunmayan başka ürünlerin fiyatlarına gerekçe yapıldı.

Bir satıcı diğerini, bir sektör başka sektörü takip etti.

Sonunda vatandaş hangi artışın gerçek maliyetten, hangisinin beklentiden, hangisinin fırsatçılıktan kaynaklandığını ayırt edemez hâle geldi.

İşte tam burada devletin çok daha derine bakması gerektiğini düşünüyorum.

Eğer belediyelerden iş dünyasına, medyadan birtakım örgütlü yapılara, bürokrasiden uluslararası bağlantılara kadar uzandığı ileri sürülen bir menfaat ağı araştırılıyorsa, bu ağın ekonomik ve ticari ilişkileri de aynı titizlikle incelenmelidir.

Kim hangi şirketle ticaret yapmış?

Kim hangi sektörde olağan dışı kazanç sağlamış?

Maliyet artışlarıyla satış fiyatları arasında açıklanamayacak farklar oluşmuş mu?

Rakip olması gereken şirketler aynı dönemlerde benzer fiyat hareketleri gerçekleştirmiş mi?

Stokçuluk yapılmış mı?

Tedarik zincirlerinde yapay darboğazlar oluşturulmuş mu?

Suçtan elde edildiği iddia edilen paralar ticari şirketlere aktarılmış mı?

Medya ve sosyal medya üzerinden ekonomik beklentileri sistematik biçimde bozmayı amaçlayan faaliyetler olmuş mu?

Ve hepsinden önemlisi:

Bu noktaların herhangi birinde aynı insanlar, aynı şirketler ve aynı para trafiği kesişiyor mu?

Bunlar komplo teorisi değildir.

Bunlar araştırılması gereken sorulardır.

Cevabını da siyasetçiler veya sosyal medya değil; MASAK, Rekabet Kurumu, Ticaret Bakanlığı, vergi denetim birimleri, savcılıklar ve nihayetinde bağımsız mahkemeler vermelidir.

Çünkü hukuk devletinde şüphe soruşturmanın başlangıcı olabilir ama mahkûmiyetin yerine geçemez.

Delil yoksa mesele kapanır.

Ama delil varsa işin rengi tamamen değişir.

O zaman karşımızda yalnızca belediye bütçesinden veya kamu ihalesinden menfaat sağlayan klasik bir yapılanma bulunmadığı anlaşılır.

Vatandaşın cebine kadar uzanan bir yapıdan söz ediyor oluruz.

Çünkü ekonomik operasyon dediğimiz şey yalnızca döviz kuruyla oynayarak yapılmaz.

Bazen fiyatlama davranışlarını bozarsınız.

Bazen kıtlık algısı oluşturursunuz.

Bazen piyasada “yarın daha pahalı olacak” psikolojisini yerleştirirsiniz.

Birileri fiyatı artırır, diğerleri onu emsal gösterir; medya ve sosyal medya beklentiyi büyütür, tüketici paniğe kapılır ve sonunda başlangıçtaki sınırlı hareket kendi kendisini besleyen bir fiyatlama zincirine dönüşür.

İşte bu nedenle Erdoğan’ın 2025 yılında tarif ettiği “ahtapot” bugün yalnızca ceza hukuku açısından değil, ekonomik güvenlik açısından da incelenmelidir.

Ben kimseyi peşinen suçlamıyorum.

Sadece şu soruyu soruyorum:

Ahtapotun belediye koluna bakıyoruz.

İş dünyasındaki koluna bakıyoruz.

Medya koluna bakıyoruz.

Bürokrasi ve uluslararası bağlantılarına bakıyoruz.

Peki ekonomik koluna neden bakmayalım?

Türkiye’de yaşanan hayat pahalılığının iktisadi sebepleri elbette vardır ve bunlar ekonomi biliminin araçlarıyla açıklanmalıdır.

Ama ekonomik sıkıntıları fırsata dönüştüren organize bir menfaat ağı bulunup bulunmadığı da devlet ciddiyetiyle araştırılmalıdır.

Belki hiçbir şey çıkmayacaktır.

O zaman mesele kapanır.

Ama ya çıkarsa?

İşte o zaman Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı bazı olağan dışı fiyat hareketlerini ve geçim sıkıntısını yalnızca ekonomi politikaları üzerinden değil, organize ekonomik çıkar ilişkileri üzerinden de yeniden okumamız gerekebilir.

Ve asıl soru o zaman çok daha ağır hâle gelir:

Türkiye’de fiyatları yalnızca ekonomik şartlar mı yükseltti; yoksa ekonominin kırılganlıklarını fırsata çevirerek bu yangına benzin döken ahtapotun görünmeyen bir kolu da var mıydı?

Bu sorunun cevabı kanaatlerle değil, belgelerle ortaya çıkarılmalıdır.

Mehmet Demir