Toplumsal yapımızda dini, ahlaki veya insani duygularla bir araya gelen yapıların “cemaat” adı altında varlık göstermesi tarihsel bir vakadır. Ancak bu yapıların zaman içinde şeffaflık, denetim ve meşruiyet zemininden uzaklaşarak belirli kişilerin veya ailelerin çıkarlarına hizmet eden yapılara dönüşmesi, sosyolojinin de hukukun da temel konularından biridir.

Son dönemde kamuoyuna yansıyan Alihan Kuriş suç örgütü soruşturması ve bu süreçte yaşananlar, bahsi geçen dönüşümün acı ve çarpıcı bir örneğini önümüze koymaktadır. Soruşturma dosyasına giren tespitlere göre, yalnızca aile fertleri üzerinde—Ayşe Gülderen Kuriş adına 138, Mahmut Sabri Kuriş adına 26 olmak üzere—toplamda 191 gayrimenkulün bulunduğu görülmektedir. Henüz kamuoyunca bilinmeyen menkul varlıklar, nakit akışları ve diğer ticari imkanlar da cabasıdır.

Tablo bu kadar açıkken, söz konusu yapının yöneticilerine destek vermek amacıyla Ankara Millet Bahçesi’nde toplanan kalabalığın sergilediği tutum, derin bir çelişkiyi barındırmaktadır. Kendilerini bir inanç veya gönül bağı çerçevesinde "cemaat mensubu" olarak tanımlayan bireylerin, şahsi servetleri ve devasa mal varlıkları ortada olan bir ailenin haklarını korumak adına kitlesel reaksiyon göstermesi, halisane bir cemaat duygusuyla izah edilemez.

Geçmişten günümüze cemaat olgusu; yardımlaşma, manevi dayanışma ve ortak değerler etrafında kenetlenmeyi ifade eder. Cemaat yapılarında asıl olan ilkedir, fikirdir, maneviyattır; şahısların veya ailelerin maddi iktidarı değildir. Bir yapıda mensuplar, kendi imkanlarını ve emeklerini belirli bir soyadını taşıyan kişilerin mülkiyetini ve nüfuzunu muhafaza etmek için seferber ediyorsa, orada manevi bir bağdan ziyade bir irade teslimiyeti söz konusudur.

Kendi hakkını, hukukunu ve muhakeme yeteneğini tek bir merkeze devreden bu kitle davranışı, özgür birey zihniyetinden uzak; hiyerarşik bir aidiyetin getirdiği edilgen bir bağlılıktır. Devasa finansal kaynakların ve mülklerin gölgesinde biçimlenen bu sadakat biçimi, sosyolojik anlamda cemaat sınırlarını çoktan aşmış, tipik bir yapısal/örgütsel davranış modeline dönüşmüştür.

Örgütleşme, yapısı gereği sorgulanamayan bir merkez, şeffaf olmayan finansal ilişkiler ve kitlelerin körü körüne yönlendirilmesi prensibiyle çalışır. Hukuk devletinde adalet, şahısların veya ailelerin gücüne göre değil; somut delillere ve meri mevzuata göre tecelli eder. Yargı süreçleri devam ederken meydanlarda veya parklarda toplanarak adli süreçleri baskılama veya belirli bir ailenin mal varlığını gayriresmi yollarla koruma çabası, ne dinen ne de hukuken izah edilebilir.

Toplumun ve inançlı kitlelerin artık şu temel soruyu sorması gerekmektedir: Bir yapı, mensuplarının samimiyetini ve manevi duygularını belirli bir sülalenin zenginliğini ve gücünü korumak için araçsallaştırıyorsa, orada korunan şey inanç mıdır, yoksa kurulan ekonomik ve hiyerarşik düzen mi?

Adaletin ve aklın gereği; bireyin kendi iradesine sahip çıkması, kişilere değil ilkelere bağlanması ve hukuk önünde herkesin eşit olduğunu kabul etmesidir.