Ortadoğu son yarım yüzyıldır savaşların, işgallerin, darbelerin ve vekâlet çatışmalarının merkezi oldu. Bu süreçte Amerika Birleşik Devletleri, bölgenin tartışmasız en güçlü aktörü olarak hareket etti. Kimi zaman doğrudan askeri müdahalelerle, kimi zaman ekonomik yaptırımlarla, kimi zaman da bölgesel ortakları ve vekil güçleri üzerinden bölgenin kaderini şekillendirmeye çalıştı.

Ancak son yaşanan İran-Amerika gerilimi ve ardından gelen geri adımlar, artık dünyanın eski dünya olmadığını gösteren tarihi gelişmeler olarak kayıtlara geçti.

Yıllardır dünyaya “yenilmez güç” olarak sunulan Washington yönetimi, İran karşısında beklediği sonucu alamadı. Savaşın ilk günlerinde yapılan açıklamalar, kullanılan sert dil ve verilen mesajlar, birçok çevrede Amerika’nın İran’a karşı uzun soluklu ve kapsamlı bir mücadeleye hazırlandığı yönünde yorumlandı. Fakat süreç ilerledikçe görüldü ki savaş meydanında kullanılan askeri güç kadar, toplumların direnci, ekonomik maliyetler ve uluslararası dengeler de belirleyici unsurlar haline gelmişti.

Amerika’nın karşısında bu kez Irak ya da Afganistan gibi işgal edilmesi kolay görülen bir ülke yoktu. Karşısında yıllardır ambargolar altında yaşamayı öğrenmiş, ekonomik baskılarla mücadele etmiş, bölgesel krizlere rağmen devlet yapısını korumayı başarmış bir İran vardı.

İşte savaşın seyrini değiştiren temel gerçeklerden biri buydu.

Washington’un hesapları askeri üstünlük üzerine kuruluydu. Ancak savaşın ilerleyen safhalarında ortaya çıkan tablo, askeri üstünlüğün her zaman siyasi sonuç üretmediğini gösterdi. Tarih bunun örnekleriyle doludur.

Vietnam’da dünyanın en büyük askeri gücü geri çekilmek zorunda kaldı.

Afganistan’da yirmi yıllık operasyonlar sonunda Amerikan askerleri ülkeden ayrıldı.

Irak’ta rejim değişti ancak bölge istikrara kavuşmadı.

Bugün İran karşısında yaşananlar da benzer bir gerçeği ortaya koyuyor. Güç sahibi olmak ile sonuç almak her zaman aynı şey değildir.

Aslında bu savaşın en dikkat çekici yönlerinden biri İran’ın kazandığı askeri başarıdan çok Amerika’nın kaybettiği siyasi prestij oldu.

Çünkü Washington yıllardır müttefiklerine bir güvenlik şemsiyesi sunduğunu iddia ediyordu. Ancak son krizlerde ortaya çıkan tablo, bu güvenlik şemsiyesinin eskisi kadar güçlü olmadığını gösterdi. Birçok bölgesel aktör artık kendi geleceğini yalnızca Amerika’nın desteğine bağlamanın risklerini daha net görmeye başladı.

Bunun nedeni yalnızca İran savaşı değil.

Son yıllarda yaşanan gelişmeler, Amerika’nın kriz anlarında müttefiklerine verdiği desteğin sınırlarını da ortaya çıkardı. Bu durum, bölgede Amerika’ya duyulan güveni ciddi şekilde sarstı.

Çünkü uluslararası ilişkilerde devletler dostluklara değil çıkar hesaplarına göre hareket ederler.

Bugün Washington’un yanında duran bir aktör, yarın farklı dengeler oluştuğunda yalnız bırakılabileceğini artık çok daha net görüyor.

Ortadoğu halkları açısından bakıldığında ise bu savaş başka bir gerçeği daha ortaya çıkardı.

Binlerce kilometre uzaktan gelen güçlerin bölgeyi şekillendirme kapasitesi artık geçmişteki kadar yüksek değil.

Soğuk Savaş sonrası kurulan düzen uzun yıllar boyunca Amerikan merkezli bir yapıya dayanıyordu. Ancak günümüzde Çin’in yükselişi, Rusya’nın etkinliği, bölgesel güçlerin kendi politikalarını geliştirmesi ve küresel ekonomik dengelerin değişmesiyle birlikte tek kutuplu dünya düzeni ciddi şekilde aşınmaya başladı.

İran-Amerika Savaşı bu dönüşümün sadece son halkasıdır.

Belki de bu savaşın en önemli sonucu, Amerika’nın askeri olarak değil psikolojik olarak geri çekilmek zorunda kalmasıdır.

Çünkü büyük güçler yalnızca sahip oldukları silahlarla değil, rakiplerinin ve müttefiklerinin zihinlerindeki algıyla ayakta kalırlar.

Bir güç yenilmez görünmeyi bıraktığında, sahip olduğu askeri kapasitenin önemli bir kısmı da etkisini kaybetmeye başlar.

Bugün Washington’un karşı karşıya olduğu asıl sorun budur.

Dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan gelişmeler, Amerikan gücünün sınırsız olmadığı gerçeğini her geçen gün daha görünür hale getiriyor.

Ortadoğu’da uzun yıllardır oluşturulan “Amerika isterse her şeyi yapar” algısı ilk kez bu kadar güçlü şekilde sorgulanıyor.

Bu nedenle İran-Amerika savaşının sonucu yalnızca iki ülke arasındaki bir hesaplaşma olarak değerlendirilmemelidir.

Bu süreç aynı zamanda küresel güç dengelerinin değişiminin de bir göstergesidir.

Belki savaş sona erdi.

Belki silahlar sustu.

Belki diplomasi yeniden devreye girdi.

Ancak geride kalan tablo şunu açık biçimde ortaya koyuyor:

Ortadoğu artık eski Ortadoğu değildir.

Ve Amerika da artık geçmişte olduğu kadar sorgulanmaz, tartışılmaz ve mutlak bir güç olarak görülmemektedir.

Tahran’ın direnci, Washington’un geri adımı ve savaşın sonunda ortaya çıkan siyasi tablo; yalnızca bir çatışmanın sonucu değil, aynı zamanda yeni bir dönemin başlangıcının işareti olarak okunmalıdır.

Tarih bazen büyük zaferlerle değil, büyük güçlerin ilk kez geri adım attığı anlarla yazılır.

Belki de bugün yaşanan tam olarak budur.