Gazetemizin birinci sayfasında okudunuz.. Türkiye'de "sömürge valisi" olarak nitelenen Barrack, ABD'de ise "Türkiye yanlısı" olmakla suçlandı.
Bu tartışma bir büyükelçinin şahsıyla sınırlı değil; bu, küresel güç mimarisinin kırıldığı anlarda ortaya çıkan reflekslerin tipik bir tezahürü. The Wall Street Journal’ın ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack için kullandığı “Türkiye’nin adamı” ifadesi, gazetecilik sınırlarını aşan bir siyasi pozisyon alışın ilanıdır. Çünkü Batı’nın yerleşik aklına göre büyükelçi, bulunduğu ülkeyi anlamaya çalışan değil; o ülkeyi Washington’un çıkarlarına göre hizaya getirmeye çalışan aktördür. Bu rolün dışına çıkan her isim ise sistemin “sorgulama mekanizması” tarafından anında hedefe yerleştirilir.
Bu zihniyetin kökleri derin. Soğuk Savaş boyunca ABD’nin Latin Amerika’daki diplomatik kadroları yalnızca temsilci değildi; aynı zamanda rejim mühendisliğinin sahadaki uzantılarıydı. 1973 Şili Darbesi, bu modelin en çıplak örneği olarak hâlâ hafızalarda. Washington destekli bu süreçte diplomatik temsilciler, ekonomik baskıdan siyasi manipülasyona kadar geniş bir yelpazede aktif rol oynadı. Aynı şekilde 2003 Irak Savaşı sürecinde Amerikan büyükelçilikleri yalnızca diplomasi yürütmedi; sahadaki askeri ve siyasi tasarımın koordinasyon merkezlerinden biri haline geldi. Yani “iyi büyükelçi”, bulunduğu ülkeyle dengeli ilişki kuran değil; o ülkenin yönünü tayin eden kişiydi.
Bugün Türkiye özelinde yaşanan gerilim de bu tarihsel alışkanlığın kırılmasından kaynaklanıyor. Ankara artık edilgen bir müttefik değil; kendi güvenlik doktrinini sahada uygulayan, gerektiğinde Batı’yla karşı karşıya gelmeyi göze alan bir aktör. S-400 meselesinden Doğu Akdeniz’e, Karabağ’dan Libya’ya uzanan geniş hatta Türkiye, Batı’nın çizdiği sınırları fiilen aştı. Böyle bir tabloda Ankara ile konuşabilen, Türkiye’nin tezlerini anlayan ve bunu diplomatik dile tercüme edebilen bir büyükelçi, Washington’daki “eski düzen aklı” için tehdit olarak algılanıyor. Çünkü bu akıl eşit ilişkiyi değil, hiyerarşiyi esas alır.
Aslında bu tablo bize hiç yabancı değil. Osmanlı’nın son döneminde İstanbul’daki Avrupalı elçiler, yalnızca temsilci değil adeta birer “vesayet memuru” gibi hareket ediyordu. Kapitülasyonlar üzerinden ekonomik düzeni şekillendiren, azınlık meseleleri üzerinden iç siyasete müdahale eden bu yapı, imparatorluğun egemenlik alanını daraltan en önemli unsurlardan biriydi. Bugün kullanılan dil daha modern, yöntemler daha sofistike olabilir; ancak refleks aynı: Bağımsız hareket eden bir ülkeyi önce itibarsızlaştır, sonra baskı altına al.
İşte “Türkiye’nin adamı” yaftası tam da bu stratejinin güncel versiyonudur. Bu ifade, aslında Barrack’tan çok Türkiye’ye yöneltilmiş bir mesajdır: “Ya bizim gibi davranırsın ya da seni yalnızlaştırırız.” Ancak bu mesajın artık eski karşılığı yok. Çünkü Türkiye, son yirmi yılda yalnızca ekonomik ve askeri kapasitesini değil, diplomatik özgüvenini de inşa etti. Bugün Ankara, aynı anda Moskova’yla da Washington’la da konuşabilen; gerektiğinde sahada kendi oyununu kurabilen bir aktör.
Bu yüzden mesele bir büyükelçinin ne söylediği değil, Türkiye’nin neyi temsil ettiğidir. Türkiye artık Batı’nın çizdiği rotayı takip eden değil, o rotayı gerektiğinde değiştiren bir ülke. Ve bu yeni gerçeklik, alışılmış güç merkezlerinde ciddi bir huzursuzluk yaratıyor.
Değerli dostlar..
Dün Osmanlı’nın iç işlerine müdahale eden diplomatik akıl neyse, bugün Türkiye’yi “etiketleyerek” hizaya getirmeye çalışan refleks de aynı kökten besleniyor. Ama hesap edemedikleri bir şey var: Artık karşılarında eski Türkiye yok. Ve bu yeni denklemde “Türkiye’nin adamı” olmak bir suçlama değil, değişen dünyanın işaret fişeğidir.
Xxxxxxxxxxxxxxxxxxx
DİJİTAL SANSÜR İMPARATORLUĞU
FİLİSTİN VE KÜBA’YA ALGORİTMİK ABLUKA
Bugün sansür artık tankla, topla yapılmıyor. Bugün sansür algoritmayla yapılıyor. Ve bu yeni çağın en güçlü sansür aygıtlarından biri YouTube. Küba ve Filistin içeriklerine yönelik kısıtlamalar, kanalların gelirlerinin kesilmesi ve içeriklerin sistematik biçimde silinmesi; klasik ambargoların dijital versiyonunun devrede olduğunu açıkça gösteriyor. Bu artık sadece bir içerik politikası değil, doğrudan bir “ekonomik abluka” modelidir.
Bu tabloyu anlamak için çok uzağa gitmeye gerek yok. Soğuk Savaş boyunca ABD, Küba’yı ekonomik olarak boğmak için onlarca yıl süren ambargo politikası uyguladı. Aynı şekilde Filistin meselesinde de bilgi akışı her zaman kontrol altında tutulmak istendi. Bugün değişen tek şey araçlar. Eskiden limanlar kapatılırdı, bugün hesaplar kapatılıyor. Eskiden ticaret engellenirdi, bugün içeriklerin gelir modelleri çökertiliyor. Nitekim son yıllarda yüzlerce Filistinli insan hakları videosunun platformdan kaldırılması, bu dijital baskının somut örneği haline geldi.
Bu müdahalelerin tesadüf olduğunu düşünmek saflık olur. Çünkü büyük teknoloji şirketleri artık sadece teknoloji şirketi değil; aynı zamanda küresel siyasetin görünmeyen aktörleri. Devletlerin yaptırım kararlarıyla paralel hareket eden platformlar, dijital dünyada “kimin konuşabileceğine” karar veren yeni güç merkezleri haline geldi. Bu durum, tarihteki medya kontrol mekanizmalarının çok daha sofistike bir versiyonunu ortaya çıkardı. 20. yüzyılda radyo ve televizyon nasıl propaganda araçlarıydıysa, bugün sosyal medya platformları aynı rolü üstlenmiş durumda.
Daha çarpıcı olan ise şu: Bu sansür yalnızca içerikleri değil, hafızayı da hedef alıyor. Filistinli insan hakları kuruluşlarının arşiv niteliğindeki yüzlerce videosunun silinmesi, sadece bir içerik kaldırma işlemi değil; aynı zamanda tarihsel kayıtların yok edilmesi anlamına geliyor. Bu, dijital çağın en tehlikeli müdahalesidir. Çünkü hafızayı silerseniz, gerçeği de yeniden yazabilirsiniz.
Bu noktada mesele artık YouTube meselesi olmaktan çıkıyor. Bu, küresel güç dengelerinin dijital alana taşınmasıdır. Bugün Filistin’in sesi kısılır, yarın başka bir ülkenin. Bugün Küba’nın ekonomik görünürlüğü daraltılır, yarın başka bir coğrafya hedef alınır. Bu bir modeldir. Ve bu model, “uyumlu olan konuşur, karşı çıkan susturulur” prensibi üzerine kuruludur.
Sonuç net: 21. yüzyılın ambargoları artık limanlarda değil, algoritmalarda uygulanıyor. Ve bu yeni düzende savaş cephede değil, ekranın içinde veriliyor. Eğer bu gidişat sorgulanmazsa, yakın gelecekte sadece ülkeler değil, hakikat de sansüre uğrayacak.