Türkiye, sarsıcı bir "güven ve finans" skandalıyla çalkalanıyor. Kendini devletin kurumlarına alternatif, yegâne "güvenilir adres" olarak sunan, seküler mahallenin yere göğe sığdıramadığı bir yardım derneği ve onun ünlü müzisyen başkanı bugün ağır suçlamalarla gözaltında. 6 Şubat depremlerinin ardından, yerli ve yabancı tüm bağışçılara "Devlete değil, sadece Ahbap’a gönderin" diye adeta spam kampanyaları düzenleyen yapıların cilası, MASAK raporları ve savcılık dosyalarıyla bir gecede döküldü.
Dernek hesaplarından şahsi hesaplara aktarılan yüz milyonlarca lira, asistanların üzerine yapılan taşınmazlar ve en vahimi; yüz milyonlarca liralık yasal/yasa dışı bahis ve kumar harcamaları... Karşımızda sadece bireysel bir dolandırıcılık hikâyesi yok. Karşımızda, Türkiye’deki seküler hegemonyanın, kültürel iktidarın ve devlete karşı paralel bir anlatı inşa etme hırsının çok daha derin ideolojik patolojisi var.
Eğer bu skandal halı altına süpürülemeyecek kadar ayan beyan ortada olmasaydı; malum seküler koro bu şahsı çoktan "İslamcı baskının kurbanı bir aydın" ilan etmişti. Tıpkı adı bitmek bilmeyen şaibelerle, finansal ve idari skandallarla anılan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yaptıkları gibi...
Tam bu noktada büyük resmi görmek ve şu can alıcı tespiti yapmak zorundayız: Haluk Levent’i bir iyilik markası gibi parlatıp yükselten zihniyet ile Ekrem İmamoğlu’nu bir siyasi figür olarak piyasaya süren, parlatan yapı tıpatıp aynıdır.
Sinsi Plan: Seküler Kitleyi Konsolide Etmek
Bu iki figürün de arkasındaki organize akıl, seküler kitlelerin devlete ve milli kurumlara olan güvensizliğini, aidiyet duygusunu manipüle ederek onları konsolide etmeyi hedefledi. Toplumu "Devlet iş yapamaz, dinî vakıflar güvenilmez; öyleyse bizim parlatıp önünüze koyduğumuz bu seküler kahramanlara sığının" algısıyla yönettiler. Bu kitlelerin ulaştığı finansal ve sosyolojik gücü, kendi kurtuluşu ve devleti ele geçirme planları için kaldıraç olarak kullanmak isteyen organize güç ise hiç kuşkusuz FETÖ ve onun arkasındaki küresel akıldır.
Tarih tekerrürden ibarettir. FETÖ, geçmişte de aynı yöntemi denemişti. 17-25 Aralık 2013 emniyet-yargı darbe girişiminde ve 15 Temmuz 2016 hain askeri kalkışmasında, aşırı özgüvenle hareket edip pervasızca erken hamle yapmasalardı —Allah korusun— devleti tamamen teslim almışlardı.
Bugün yolları kesilen iki popüler figürün kaderi de bu tarihsel çuvallamanın birer kopyasıdır.
Aşırı Özgüven, Aşırı Pervasızlık ve Çöküş
Hem Haluk Levent hem de Ekrem İmamoğlu modelleri, arkalarındaki rüzgârın ve sistemli parlatmanın etkisiyle sınırları aşırı derecede zorladılar.
- Biri, deprem gibi milli bir felaketi fırsat bilerek milyarlarca liralık devasa bir kayıt dışı fonu kontrol edebileceğini sandı. O kadar pervasızlaştı ki, bu emanet paraları kişisel zaaflarına, kumar masalarına ve şahsi mülk edinimlerine akıtırken yakayı ele verdi.
- Diğeri ise İBB’nin devasa bütçesini ve imkânlarını ardına alarak, önüne gelen her kurumu ve kuralı ezip geçebileceğini, pervasızca her cephede savaşarak devleti ele geçirebileceğini zannetti.
Eğer bu figürler bu kadar aşırıya kaçmasalardı, bu kadar kibirli ve pervasız davranmasalardı, belki de hedeflerine ulaşana kadar sinsi plan tıkır tıkır işleyecekti. Ancak hesap edemedikleri bir şey vardı: Bu devletin köklü hafızası ve bu milletin basireti.
Model Aynı, Akıbet Aynı
Allah, devlet ve millet el ele vererek bu kirli tezgâhları kuranların planlarını bir kez daha başlarına yıktı. Haluk Levent ile Ekrem İmamoğlu, aynı laboratuvarda üretilmiş iki farklı projedir. Bugün Haluk Levent’in paraları nereye harcadığına, toplumu nas