Dünyada ne zaman bir savaş, işgal, siyasi kriz veya insan hakları tartışması yaşansa önümüze aynı kavram konuluyor: “Hukukun evrensel ilke ve esasları.”

Peki nedir bu evrensel ilkeler?

Hukukun üstünlüğü, insan onurunun dokunulmazlığı, kanun önünde eşitlik, adil yargılanma hakkı, masumiyet karinesi, suç ve cezaların kanuniliği, savunma hakkı, yargı bağımsızlığı, işkence yasağı, mülkiyet hakkı, ölçülülük, devletlerin egemen eşitliği, kuvvet kullanma yasağı, iç işlerine müdahale etmeme ve antlaşmalara sadakat...

Bunların hemen tamamı insanlığın ortak vicdanının kabul edebileceği ilkelerdir.

Benim itirazım ilkelere değil.

Asıl sorum şudur:

Bu ilkeleri kim “evrensel” ilan etti ve neden aynı evrensellik güçlü devletlerin çıkarlarına dokunduğu anda ortadan kayboluyor?

Bugünkü uluslararası hukuk düzeninin tarihsel gelişimine baktığımızda karşımıza önemli ölçüde Avrupa merkezli bir sistem çıkar. Yüzyıllarca dünyanın büyük bölümünü sömürgeleştiren devletler, başka milletlerin topraklarını işgal ederken, kaynaklarını kendi ülkelerine taşırken ve milyonlarca insanı kendi siyasi iradelerine tâbi kılarken bugünkü anlamıyla eşitlikçi bir “evrensel hukuk” düzeni uygulamıyordu.

Daha sonra aynı dünya bize insan haklarını, devletlerin egemen eşitliğini ve uluslararası hukuk düzenini anlatmaya başladı.

Burada insanın sorması gereken soru açıktır:

Gerçekten evrensel bir hukuk mu inşa edildi, yoksa güç ilişkilerinin üzerine evrensel hukuk elbisesi mi giydirildi?

Elbette bütün modern hukuk ilkelerini “Batı'nın sömürgecilik projesidir” diyerek reddetmek hem tarihsel hem hukuki bakımdan yanlış olur.

Çünkü adalet Batı'nın icadı değildir.

İnsan onuru Batı'nın keşfi değildir.

Masumiyet karinesi, ahde vefa, mülkiyetin korunması, suçun şahsiliği, delille hükmetme, yöneticinin hukukla bağlı olması gibi düşünceler farklı medeniyetlerde yüzyıllardır bulunmaktadır.

İslam medeniyetinin hukuk birikiminde de adaletin merkezi bir konumu vardır. “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin” anlayışı, modern dünyanın insan hakları beyannamelerinden asırlar önce adaletin yalnızca dosta değil düşmana karşı da korunması gerektiğini ortaya koymuştur.

Dolayısıyla insanlığın ortak hukuk mirasını yalnızca Avrupa tarihinin ürünü gibi sunmak da doğru değildir.

Asıl mesele başka yerde düğümlenmektedir:

Evrensel olduğu söylenen hukuk gerçekten herkese eşit uygulanıyor mu?

Bir devlet başka bir ülkenin toprak bütünlüğünü ihlal ettiğinde uluslararası hukuk ayağa kaldırılıyor, başka bir devlet aynı şeyi yaptığında “güvenlik kaygıları” konuşuluyorsa ortada ciddi bir problem vardır.

Bir yerde siviller öldürüldüğünde insan hakları adına dünyayı ayağa kaldırıp başka bir coğrafyada binlerce sivil öldürüldüğünde diplomatik kavramların arkasına saklanıyorsanız, tartışılması gereken artık hukuk metinleri değil, o hukuku uygulayan uluslararası sistemdir.

Daha çarpıcı olanı ise şudur:

Birleşmiş Milletler sistemi bize devletlerin “egemen eşitliğini” söylüyor. Fakat aynı sistemin en güçlü organı olan Güvenlik Konseyi'nde beş devletin veto hakkı bulunuyor.

Öyleyse sormak hakkımızdır:

Herkes eşitse neden beş devlet diğerlerinden daha eşittir?

İşte uluslararası hukukun en büyük meşruiyet problemi burada ortaya çıkıyor.

Kâğıt üzerinde devletler eşit; gerçek dünyada güçler eşit değil.

Kâğıt üzerinde hukuk evrensel; uygulamada yaptırım kapasitesi büyük ölçüde siyasi güç ilişkilerine bağlı.

Kâğıt üzerinde insan hayatının değeri aynı; fakat uluslararası siyasetin pratiğinde hangi insanın nerede öldüğü, dünyanın göstereceği tepkinin derecesini değiştirebiliyor.

Buna rağmen yapılması gereken evrensel hukuk fikrini çöpe atmak değildir.

Tam tersine, onu gerçekten evrensel hale getirmektir.

Çünkü güçlü devletlerin hukuku kendi çıkarları doğrultusunda seçici kullanması, adalet ilkesini değersizleştirmez. Bir devlet işkence yasağını ihlal ediyorsa yanlış olan işkence yasağı değildir; o devletin ikiyüzlülüğüdür. Bir ülke başka devletlere hukuk dersi verirken kendisi aynı kuralları çiğniyorsa sorun hukukun üstünlüğü değil, hukuku siyasi araç haline getiren zihniyettir.

Türkiye'nin ve Batı dışındaki dünyanın savunması gereken tez de tam olarak budur:

Batı'nın hukukuna karşı hukuksuzluk değil; güçlünün hukukuna karşı gerçekten evrensel hukuk.

Öyle bir uluslararası düzen kurulmalıdır ki Washington'da yapılan ile Ankara'da yapılan aynı hukuk terazisinde tartılsın.

Londra için suç olan Gazze için de suç sayılsın.

Paris için insan hakkı olan Afrika'daki insan için de insan hakkı kabul edilsin.

Güçlü devletin müttefikine başka, rakibine başka hukuk uygulanmasın.

Çünkü hukuk coğrafyaya, dine, ırka, ekonomik güce veya devletlerin askeri kapasitesine göre değişmeye başladığı anda hukuk olmaktan çıkar.

Adaletin gerçek evrenselliği de tam burada başlar:

Kuralı kimin yazdığıyla değil, kuralın kime karşı uygulanabildiğiyle.

İnsanlığın ihtiyacı Batı hukuku veya Doğu hukuku değildir.

İnsanlığın ihtiyacı, güçlü ile zayıfın aynı terazide tartıldığı gerçek hukuktur.

Çünkü güçlüye başka, zayıfa başka uygulanan bir düzenin adı “evrensel hukuk” olamaz.

Onun adı ancak güçlülerin hukuku olur.