3 Eylül 2006… İstanbul’un göbeğinde, İsmailağa Camii’nde yüzlerce insanın bulunduğu bir sabah vakti. Bayram Ali Öztürk, sohbetinin ardından dua ederken yanına yaklaşan Mustafa Erdal tarafından kalbinden bıçaklandı. Öztürk kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Saldırgan ise birkaç dakika içinde caminin içinde öldürüldü. İşin bu kısmında tartışma yok..

Fakat yirmi yıl sonra hâlâ cevaplanmayı bekleyen soru başka: Mustafa Erdal neden öldürdü, onu bu cinayete götüren bağlantılar var mıydı, varsa kimlerdi?

İşte Türkiye’nin artık bu sorudan kaçmaması gerekiyor.

Çünkü faili olay yerinde belli olan bir cinayetin, arka planının yirmi yıl boyunca tartışmalı kalması, sıradan bir soruşturma hikâyesi değildir.

O sabah aslında iki insan öldü. Bayram Ali Öztürk bıçaklandı. Onu bıçaklayan Mustafa Erdal da olay yerinde öldürüldü. Üstelik ilk saatlerde Erdal’ın başını mihraba ya da minbere vurarak öldüğü yönünde bilgiler ortaya çıktı. Daha sonra Adli Tıp incelemesi, ölümün genel beden travmasına bağlı yaygın iç kanama sonucu meydana geldiğini ortaya koydu; soruşturma da linç iddiası üzerinden ilerledi.

Bu ayrıntı bugün çok daha önemli.

Çünkü cinayetin görünen failinin birkaç dakika içerisinde ölmesi, cinayetin muhtemel arka planını aydınlatabilecek en önemli bilgi kaynağının da ortadan kalkması anlamına geliyordu.

Mustafa Erdal konuşamadı.

Kimlerle görüştüğünü anlatamadı.

Neden Bayram Ali Öztürk’ü seçtiğini açıklayamadı.

Bir yönlendirme olup olmadığını söyleyemedi.

Ve Türkiye, geriye kalan parçaları birleştirmek zorunda kaldı.

Dahası var.

2006'nın sonunda yapılan kriminal incelemelerde olay yerindeki saç, kan ve diğer biyolojik materyaller üzerinde 13 ayrı kişiye ait DNA tespit edildiği, olay günü camide bulunan yaklaşık 200 kişinin örnekleriyle karşılaştırma yapılmasının planlandığı dönemin basınına yansıdı. Aynı haberlerde soruşturmanın tanık anlatımlarındaki sorunlar nedeniyle güçlük yaşadığı da aktarılıyordu.

Yani karşımızdaki dosya hiçbir zaman yalnızca “bir adam geldi, hocayı bıçakladı, mesele kapandı” denilecek kadar basit değildi.

FETÖ GÖLGESİ ARAŞTIRILMALI

Bugün aile avukatlarının yaptığı açıklamada ise çok daha ağır bir iddia bulunuyor: Soruşturmayı ilk savcıdan sonra takip eden bazı savcıların FETÖ/PDY irtibatları nedeniyle meslekten ihraç edilmiş olmalarının, dosyada yapılan ve yapılmayan işlemlerin yeniden incelenmesini zorunlu kıldığı savunuluyor.

Burada çok dikkatli bir çizgi çekmek gerekiyor.

Bir savcının daha sonra FETÖ bağlantısı nedeniyle ihraç edilmiş olması, tek başına bu cinayeti FETÖ'nün işlediğini kanıtlamaz.

Ama tam tersini söylemek de mümkün değildir.

Çünkü Türkiye, özellikle 2007–2013 döneminde yargı ve emniyet içerisindeki FETÖ yapılanmasının soruşturmaları nasıl yönlendirebildiğini, deliller ve soruşturma süreçleri üzerinde nasıl etkili olabildiğine ilişkin çok sayıda davayı sonradan gördü.

Dolayısıyla burada yapılması gereken komplo teorisi üretmek değil, dosyayı bugünün imkânlarıyla yeniden açıp bütün bağlantıları araştırmaktır.

Üstelik yeni tartışmalar yalnızca aile avukatlarının açıklamasıyla sınırlı değil. Son dönemde dosya üzerine çalışan çevreler, soruşturmanın bazı aşamalarında görev alan yargı mensuplarının sonraki durumlarını ve dosyanın belirli örgütsel yapılara yönlendirilip yönlendirilmediğini yeniden gündeme getiriyor. Bunlar bugün için iddiadır; fakat tam da bu nedenle savcılığın önünde cevaplandırılması gereken ciddi sorulardır.

Bir başka tarihsel ayrıntıyı da unutmayalım.

Bayram Ali Öztürk cinayeti İsmailağa Camii'ndeki ilk kanlı saldırı değildi. Hızır Ali Muratoğlu da 1998 yılında aynı camide silahlı saldırıyla öldürülmüştü.

Sekiz yıl arayla aynı mekânda iki etkili din adamının öldürülmesi elbette tek başına aralarında örgütsel bağlantı bulunduğunu göstermez.

Ama soruşturulması gereken tarihsel bir tesadüftür.

Ve devletlerin görevi tesadüflere inanmak değil, tesadüflerin arkasında bağlantı bulunup bulunmadığını araştırmaktır.

Bayram Ali Öztürk sıradan bir isim değildi. İsmailağa çevresinde ilmî birikimi ve etkisiyle tanınıyordu; Mahmut Ustaosmanoğlu'na da yakın bir isimdi..

Tam da bu yüzden hedef seçilmesinin sebebi açıklığa kavuşturulmalıdır.

Neden Bayram Ali Hoca?

Mustafa Erdal'ın kişisel motivasyonu neydi?

Cinayetten önce kimlerle temas kurdu?

Telefon trafiği bugün yeniden analiz edilebilir mi?

HTS kayıtlarının tamamı incelendi mi?

Dosyada adı geçen herkes gerçekten sorgulandı mı?

2006 teknolojisinin okuyamadığı veya ilişkilendiremediği dijital veriler bugün yeniden incelenebilir mi?

Ve belki de en önemlisi:

Cinayetin azmettiricisi var mıydı?

Bunların hiçbirine peşinen cevap vermemek gerekiyor. Çünkü gazetecilik de hukuk da hüküm vermeden önce delil ister.

Ama soru sormak başka şeydir, suçlamak başka.

Biz suçlu ilan etmiyoruz.

Biz devletin önüne yirmi yıldır duran soruları koyuyoruz.

3 Eylül 2006'da o bıçağı kimin tuttuğunu biliyoruz.

Şimdi öğrenilmesi gereken, o eli harekete geçiren başka bir el olup olmadığıdır.

Aradan yirmi yıl geçti diye bir cinayet eskimez.

Dosya sararabilir.

Tanıklar yaşlanabilir.

Arşivlerin üzerine toz çökebilir.

Ama devlet açısından hakikatin son kullanma tarihi yoktur.

20 bini aşkın insanın destek verdiği belirtilen imza kampanyasının talebi de özünde budur: Dosya yeniden ele alınsın, eksik bırakıldığı ileri sürülen araştırmalar tamamlansın ve bütün ihtimaller hukuk içinde araştırılsın.

Çünkü bugün artık mesele yalnızca Bayram Ali Öztürk'ün ailesinin meselesi değildir.

Mesele şudur:

Türkiye Cumhuriyeti, kendi topraklarında, İstanbul'un ortasında, bir caminin içinde öldürülen etkili bir din adamının neden öldürüldüğünü bütün yönleriyle ortaya çıkarabilecek mi?

Yirmi yıl sonra soruyu yeniden soralım.

Bayram Ali Hoca'yı Mustafa Erdal öldürdü.

Peki Mustafa Erdal'ın arkasında kimse var mıydı?

Varsa kimdi?

Dosya açılsın.

Deliller yeniden incelensin.

FETÖ bağlantısı bulunduğu ileri sürülen soruşturma süreçleri tek tek mercek altına alınsın.

Ve artık spekülasyon değil, devletin kayıtları konuşsun.

Çünkü bazen adaletin en büyük düşmanı karanlık değildir.

Karanlığa alışmaktır.