Uğursuz 28 Şubat günlerinde lisedeydim. Çocuk sayılırdım, konuları genel olarak bilmiyordum. Bana söylenen, merhum mücahit Necmettin Erbakan ve muhterem arkadaşlarının söz ve fiilleri yüzünden buhran dolu günler yaşadığımızdı. Mesele Refah Partisi’ydi.

Sonra öğrendim, daha önce de mesele Milli Selamet Partisi’ymiş. Ondan önce de Milli Nizam Partisi… Anladım ki, aslında mesele adı şu ya da bu olan herhangi bir parti değil.

Gene öğrendim ki, Necmettin Erbakan’dan başkaları da mesele olmuş geçmişte. Kah Necip Fazıl Kısakürek, kah Bediüzzaman Said Nursi, kah Mehmet Akif Ersoy… Yani mesele bir siyasetçiden ibaret olmamış hiç. Edebiyatçılar, alimler, fikir adamları da sorunun kaynağı sayılabiliyormuş.

O gün olay Türkiye’de cereyan ederken, daha önce başka yerlerde de yaşandığını öğrendim. Çocukken izlediğim Filistin, Bosna ve Çeçenistan’dan da başka… Bazen Cezayir ve Afganistan, bazen Libya ve Pakistan, bazen Mısır ve Irak, bazen de Somali ve Suriye olayın sahnesi olmuş. 780 bin kilometrekareden fazlası…

Hülasa, bir kişi, bir hareket ya da bir toprak değil; bir ruh sözkonusuydu.

28 Şubat Türkiye’sinde Erbakan’ı, Refah Partisi’ni, beni, ailemi ve arkadaşlarımı mesele edenler kimler diye baktım; daha önce Milli Selamet Partisi’ni, dedemi ya da Bediüzzaman Said Nursi’yi bir kaşık suda boğmak isteyenlerle hemen hemen aynı tiplerdi. Dahası, farklı devirlerde, farklı isimler ve farklı yüzlerle de olsa, bahsi geçen coğrafyalardaki adamlara ne kadar benzediklerini gördüm.

Onlar da bir toprak parçasıyla sınırlı bir kişi ya da bir hareket değildiler. Devirler, mekanlar, isimler değişmiş ama ruh aynı ruhtu.

***

Bir anda bugünün, 28 Şubat 2015’in Türkiye’sine dönüyorum. Bir başka buhran görüyorum. Başkanlık sistemi olsun mu olmasın mı, olacaksa Türk usulü mü olsun Batı usulü mü, tartışılıyor. İç güvenliğe ilişkin yapılmak istenen düzenlemeler üzerinde kavga dövüş sürüyor. Kürt meselesi mesele olmaktan çıkmasın diye camı çerçeveyi indirenler şımardıkça şımarıyor. Basın özgürlüğü, hatta temel insan hakları tehdit altında diye yaygaralar koparılıyor. “Parlamenter demokrasi”, “Batı tipi yaşam tarzı”, “Laik sistem” ve sair kavram, anlamından bağımsız, havada uçuşuyor.

Fakat, her ne kadar aklın sınırlarını aşsa da (ve bu yüzde hayli saçma görünse de), tüm bu buhranın sorumlusu olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu ve arkadaşları gösteriliyor.

İşte tam bu anda, bu sefer lise yıllarımdaki uğursuz 28 Şubat günlerine geri dönüyorum. Oradan bugüne bakınca meselenin başkanlık sistemi ya da “iç güvenlik paketi” olmadığını görüyorum. İki tane kanun maddesiyle değiştirilebilen (değiştirilebilecek olan) başka iki tane kanun maddesinin nasıl olup da kıyamet koparabildiğini anlıyorum. Kürt meselesinde, Aleviler ya da Ermeniler sözkonusu olduğunda “savaş barıştır” denklemine tapanları daha iyi fark ediyorum. Biliyorum ki basın özgürlüğü, hatta temel insan hakları kimsenin umrunda değil. Sanki mesele iki üç kişinin etrafında dönüyor, sanki sadece birkaç yıllık bir hadise, sanki 780 bin kilometrekarede olup bitiyor ne oluyorsa! Mısır’da yaşananların, Suriye’deki zulmün, Tunus seçimlerinin, Charlie Hebdo saldırısının, IŞİD’in, Kırım’daki krizin, Somali’deki savaşın bunlarla hiç ilgisi yok!

Yani aslında her şey aklın sınırları dahilinde ve hayli mantıklı.

İşbu nedenlerle, 2015’in 28 Şubat’ında, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu ve arkadaşlarını tutuyorum, sımsıkı tutuyorum. Babam Veli Usta’nın Erbakan Hoca’yı tuttuğu gibi tutuyorum. Rahmetli dedem Yahya Hafız’ın Milli Nizam Partisi’ni, rahmetli dedem Mehmet Çavuş’un Bediüzzaman’ı tuttuğu gibi tutuyorum. Bu nedenlerle, İhvan-ı Müslimin’i tutan Kahireli Yusuf Efendi’yle, Aliya İzzetbegoviç’i tutan Saraybosnalı Emir Bey’le aynı yolda yürüyorum.

Cenab-ı Allah ahir ve akıbetimizi hayreylesin.

Vesselamu aleyküm.