Bazı hikâyeler vardır; kronolojisi değil istikameti önemlidir.
Bu yazı, tam da böyle bir yolculuğun hikâyesidir.
Gazimiz Ferhat Erce için başlatılan protez yardım kampanyası tamamlanmıştı. Bir milletin yarasına uzanan el, görevini yapmış; dayanışma hedefine ulaşmıştı. Normal şartlarda cümle burada biterdi. Teşekkür edilir, dosya kapanırdı. Fakat bu kez hikâye, kapanmak yerine derinleşti.
Kampanyanın bittiğini görmeyen Sedat Peker, 500 bin TL’lik bir destek gönderdi. Bu ayrıntı, meselenin kaderini değiştirdi. Çünkü bu para, “hesaplanmış bir jest” değil; hesapsız bir vicdan refleksiydi. Gösteri yoktu, çağrı yoktu, alkış beklentisi yoktu. Sadece bir yaraya uzanan el vardı. İyiliği kıymetli kılan da tam olarak budur: Zamanlamasız ama samimi oluşu.
Asıl sınav, paranın yola çıkmasından sonra başladı.
Ve bu sınavı, gazi Erce verdi.
Erce, kendisi için gönderilen bu parayı cebine koymadı. “Benimdir” demedi. O parayı muharip gaziler derneğine bağışladı. Bu, sıradan bir bağış kararı değildi. Bu, feragat eden bir onurun kararıydı. İhtiyacın içinden çıkıp başkasının yarasına yönelmek, herkesin harcı değildir.
Ve işte hikâye tam burada, bir haber metni olmaktan çıktı; bir vicdan anlatısına dönüştü.
Dernek, bu kaynağı; PKK’lı hainlerce şehit edilen müzik öğretmeni Şenay Aybüke Yalçın adına bir müzik atölyesi kurmak için değerlendirdi. Bir gazinin hakkı için yola çıkan para, bir şehidin yarım kalan hayaline vardı. O hayali hatırlıyor musunuz?…
Aybüke Yalçın, sadece şehit edilmiş bir öğretmen değildi. O, mesleğini maaş bordrosunun sınırlarına hapsetmeyen bir idealistti. Batman’da görev yaptığı süre boyunca, neredeyse her ay maaşından bir enstrüman alırdı. O enstrümanları sınıfa getirir, çocuklara tanıtır, sesini dinletir, dokunmalarına izin verirdi. Ardından hepsini bir köşede toplar, hayalini kurduğu küçük bir müzik stüdyosunun temelini atardı. Çünkü onun dünyasında müzik, sadece yeteneklilerin değil; imkânı olmayan çocukların da hakkıydı.
İşte şimdi o parayla kurulacak olan atölye, yalnızca kapısına asılacak bir tabeladan ibaret olmayacak .. Belki de bir şehidin vasiyeti yerine gelecek bu sayede… Çünkü bu atölye, Aybüke öğretmenin hayattayken tek tek maaşından alıp çocuklara taşıdığı o enstrümanların kurumsal ve kalıcı bir devamı olacak. Terörün susturmak istediği bir ses, notalarla geri dönecek.
Bu hikâyede Sedat Peker’in rolü, göz ardı edilemez. Çünkü bu zinciri başlatan odur. İyilik bazen bir yerden çıkmak zorundadır ki, doğru ellere ulaşabilsin. Peker’in gönderdiği para, merkezde kalmamış; merkeze yerleşmemiştir. Tam tersine, merkezden çekilmiş, başkalarına alan açmıştır. Paranın nerede durduğuyla değil, neye dönüştüğüyle ilgilenen bir tutumdur bu.
İnsanlar sadece ikiye ayrılır sevgili dostlar.. iyi insanlar ve kötü insanlar diye.. Başkaca bir kategori yoktur…
Sonuçta ortaya çıkan tablo şudur:
Bir gazi için çıkan destek, bir şehidin hayalini tamamlamıştır.
Bir para, bir ideali ayağa kaldırmıştır.
Ve bu memleket, bir kez daha göstermiştir ki; iyilik hâlâ elden ele dolaşabilmektedir.
Belki de en çarpıcı cümle şudur:
PKK’nın kurşunuyla yarım bırakılan Aybüke öğretmenin hayali, bugün bir müzik atölyesinde hayat buluyorsa; bu, karanlığa verilmiş en net cevaptır.
Bu bir para hikâyesi değildir.
Bu, vicdanın rotasını kaybetmediğinin hikâyesidir.
///////////////////////////////////////////////
KUMAR..
SAHİP OLMA HIRSI, KAYBETME SANATI
Bir çanta için…
Bir ev için…
Bir araba, bir statü, bir “hayat” için…
Ve bazen daha da büyür iştah:
Bir ülke hayali için.
Bir iktidar, bir güç, bir üstünlük için.
İnsan, sahip olma arzusunu hayatının merkezine koyduğu an bir kırılma yaşar. Çünkü insanın hikâyesi yalnızca “sahip olmak” üzerine kurulamaz. Kurulursa insan eksilir. Bir adım sonra da ruhen ölür.
Kumar tam olarak bu kırılma noktasında devreye girer.
Kumar, parayla ilgili bir mesele değildir. Kumar, matematikle de ilgili değildir. Kumar, şansla hiç ilgili değildir. Kumar, insanın içindeki “daha fazlası” canavarının kontrolü ele geçirmesidir. Sahip olduklarını yeterli görmeyen, elindekini emanet saymayan, sınır tanımayan bir iştahın adıdır kumar.
Kumar oynayan insan aslında şunu söylemektedir:
“Benim olan yetmiyor.”
Bu cümle masum değildir. Bu cümle, insanın kendi hayatına açtığı ilk gediktir.
Önce küçük başlar. “Bir kere.”
Sonra “son kez.”
Sonra “geri alacağım.”
Sonra “hak ettiğim bu değil.”
Ve en sonunda şu cümle gelir:
“Kaybedecek bir şeyim kalmadı.”
Oysa kumarın en büyük yalanı da tam burada saklıdır. Kumar hiçbir zaman “kaybedecek bir şey bırakmaz.” Aksine, kaybedecek ne varsa tek tek elinden alır. Parayı alır. Zamanı alır. Onuru alır. Aileyi alır. İnancı alır. En son da insanın kendisini alır.
Çünkü kumar, insanı emeğin dışına çıkarır. Alın terini değersizleştirir. Sabri küçümser. Helali ağır, haramı hızlı gösterir. “Çalışarak olmaz” der. “Bekleyerek olmaz” der. “Bir hamleyle olur” der. İşte insanın ahlâki çöküşü de burada başlar.
Kumar, insanı sonuçlara odaklar; süreçleri yok sayar. O yüzden kumar oynayan adam, kazanmayı değil hak etmeyi unutur. Kazanmak ister ama bedel ödemek istemez. Sahip olmak ister ama sorumluluk almak istemez. Zengin olmak ister ama kul olmak istemez.
Bu yüzden kumar sadece bireyi çökertmez; toplumu da çürütür. Kolay kazancın kutsandığı yerde emek aşağılanır. Sabır alay konusu olur. Kanaat “aptallık” gibi gösterilir. Ve sonunda herkes bir şeylere sahip olmaya çalışırken, kimse adam kalamaz.
Unutulmaması gereken şudur:
İnsan sahip olduklarıyla değil, vazgeçebildikleriyle insan olur.
Kumar ise insana vazgeçmeyi değil, daha fazlasını isterken her şeyini kaybetmeyi öğretir. Bu yüzden kumar bir eğlence değil; bir ahlâk erozyonudur. Bir oyun değil; bir hayat yıkımıdır.
Sahip olmak, insanı yaşatmaz.
Anlam verir, ölçü verir, sınır verir.
Sahip olma arzusu insanın bütün hikâyesi haline gelirse…
İnsan yaşamaz.
İnsan tükenir.
///////////////////////////////////////////////
UYUŞTURUCU
KAÇIŞIN ZEHİRLİ KONFORU
Bir hap için…
Bir nefeslik rahatlama için…
Bir geceyi unutmak, bir acıyı susturmak, bir boşluğu doldurmak için…
İnsan bazen sahip olmak ister, bazen de hissetmemek.
Uyuşturucu tam burada devreye girer.
Kumar “daha fazlası” vaadiyle kandırır; uyuşturucu ise “hiçbir şey hissetmemek” vaadiyle.
İkisi de aynı yerden vurur:
İnsanın zaafından.
Uyuşturucu bir madde değildir. Bir kimyasal hiç değildir.
Uyuşturucu, insanın hayata karşı yenilgiyi kabullenme biçimidir.
“Dayanamıyorum” demenin, “taşıyamıyorum” demenin, “kaçıyorum” demenin kısa yoludur.
Ama kısa yolların tamamı uçuruma çıkar.
Uyuşturucu kullanan insan aslında şunu söyler:
“Gerçeklikle baş edemiyorum.”
Bu cümle, acı bir itiraftır. Ama masum değildir. Çünkü uyuşturucu, acıyı azaltmaz; acıya karşı direnci yok eder. Sorunu çözmez; sorunla yüzleşme kabiliyetini öldürür. İnsanı rahatlatmaz; insanı gevşetir. Ve gevşeyen insan, ilk darbede yıkılır.
Önce “bir kereden bir şey olmaz.”
Sonra “kontrol bende.”
Sonra “istediğim zaman bırakırım.”
Bu cümlelerin tamamı yalandır. Çünkü uyuşturucu, kontrolle değil teslimiyetle çalışır. Bir kez kapıyı açtığınızda, içeride neyi götüreceğine artık siz karar vermezsiniz.
Uyuşturucu, insanın hafızasını silmez sadece.
İradesini siler.
Utancını siler.
Sorumluluk duygusunu siler.
Sonra geriye sadece beden kalır.
Ama insan gitmiştir.
Bu yüzden uyuşturucu sadece bireyi çökertmez; aileyi çürütür. Bir evde uyuşturucu varsa, orada güven yoktur. Bir mahallede varsa, orada huzur yoktur. Bir toplumda yaygınsa, orada gelecek yoktur. Çünkü uyuşturucu, insanı bugüne hapseder. Yarın fikrini öldürür.
Çalışmayı anlamsızlaştırır.
Sabretmeyi imkânsızlaştırır.
Dua etmeyi gereksizleştirir.
İnsanı, kendisiyle baş başa kalmaktan korkar hâle getirir.
En büyük yıkım da budur zaten.
İnsan, kendi iç sesiyle baş edemez hâle gelince; dışarıdan gelen her zehire açık hâle gelir.
Uyuşturucu özgürlük değildir.
Tam tersine, iradenin teslim belgesidir.
Gerçek özgürlük, acıya rağmen ayakta durabilmektir.
Gerçek güç, düşmemek değil; düştüğünde kalkabilmektir.
Uyuşturucu ise düşmeyi yumuşatmaz; kalkmayı imkânsızlaştırır.
Unutmayalım:
İnsan acıyla da büyür.
İnsan yüzleşerek güçlenir.
İnsan kaçtıkça küçülür.
Uyuşturucu, insanı rahatlatmaz.
Uyuşturucu, insanı iptal eder.
Ve iptal edilen hayatlar, sadece bireysel trajedi değildir;
bir milletin sessiz çöküşüdür.