Türkiye’de uzun zamandır sessiz sedasız büyüyen çok tehlikeli bir alan var: Yasa dışı veri ekonomisi.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “HukukBİS” ve “AsistBİS” adı verilen yasa dışı panel sistemleriyle ilgili yürüttüğü soruşturma, işte bu karanlık alanın üzerine gidildiğini gösteriyor.
Dosyanın ayrıntılarını okuduğunuzda karşınıza basit bir “kişisel veriler ele geçirilmiş” hikâyesi çıkmıyor.
Karşınıza neredeyse vatandaşın dijital nüfus kütüğü çıkıyor.
Kimlik bilgisi…Aile bilgisi…Adres…SGK kaydı…Telefon numarası…Tapu kaydı…Ada, parsel…Mükellefiyet bilgileri…
Bir insanın devletin farklı kurumlarında bulunan izlerini bir araya getirdiğinizde, artık elinizde yalnızca “kişisel veri” yoktur. O kişinin ekonomik, sosyal ve ailevi hayatının ayrıntılı bir haritası vardır.
İşte tehlike tam burada başlıyor.
DEVLETİN YENİ TEMİZLİK ALANI: VERİ
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturması kapsamında 31 avukatlık bürosunda arama, el koyma ve dijital inceleme kararı verilmesi bu nedenle son derece önemli.
Elbette altını kalın biçimde çizelim: Haklarında arama kararı verilen hukuk bürolarının suçlu olup olmadığına mahkemeler karar verecek. Soruşturma devam ediyor. Arama yapılması veya bir dijital materyale el konulması tek başına suçluluk anlamına gelmez.
Ama soruşturma dosyasına yansıyan teknik bulguların niteliği çok ciddi.
Google Authenticator doğrulama kodları var. AnyDesk ve TeamViewer bağlantı izleri var. Panel erişim kayıtları var. Kişisel veri içeren sorgu çıktıları var. Toplu Word ve Excel dosyaları var. Para hareketleri var.
Yani savcılık yalnızca bir ihbarın peşinden gitmiyor; dijital iz ile mali izi aynı dosyada buluşturuyor.
Bence yeni dönemin devlet refleksi tam olarak budur.
Çünkü Türkiye’nin yakın siyasi tarihi bize çok ağır bir ders verdi: Devlet yalnızca silahla ele geçirilmez. Devletin bilgisi ele geçirilerek de devletin içine girilebilir.
ESKİDEN DOSYA ÇALINIRDI, ŞİMDİ VERİ TABANI
1990’ların Türkiye’sinde devlet içindeki yasa dışı yapılanmaları konuşurken kasalar, gizli dosyalar, telefon dinlemeleri ve arşivlerden söz ederdik. 2000’lerde yöntem değişti. FETÖ soruşturmaları sırasında devletin en mahrem bilgi sistemlerinin, adli ve emniyet mekanizmalarının nasıl örgütsel amaçlarla kullanılabildiğine ilişkin Türkiye çok ağır bir tecrübe yaşadı. Bugün ise tehlike bir kez daha biçim değiştirdi. Artık bir binaya girip dosya çalmanız gerekmiyor. Bir bilgisayar ekranının karşısına oturup doğru sisteme ulaşmanız yeterli.
İşte bu nedenle 21. yüzyılda devlet güvenliği aynı zamanda veri güvenliğidir.
Bir vatandaşın tapu kaydından telefonuna, ailesinden adresine kadar uzanan bilgilerin para karşılığı sorgulanabildiği iddiası doğruysa, burada yalnızca mahremiyet tartışması yapamayız. Çünkü böyle bir veri havuzu dolandırıcının eline geçebilir. Şantajcının eline geçebilir. Organize suç örgütünün eline geçebilir. Yabancı istihbarat servislerinin eline geçebilir.
Ve en kötüsü, devlet içerisinde görev yapan insanların profillenmesinde kullanılabilir. Bu nedenle soruşturmanın TCK 136’nın yanında TCK 327 kapsamında, yani devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme suçlaması yönünden de yürütülmesi son derece dikkat çekicidir. Dosyanın bana göre en kritik satırlarından biri budur.
DEVLETİN HAFIZASI SATILIK OLAMAZ
Türkiye uzun yıllar “devletin içine sızma” kavramını insan üzerinden tartıştı.
Kim hangi kuruma girdi? Kim kimi yerleştirdi Kim hangi yapının adamıydı? Şimdi buna yeni bir soru eklemek zorundayız: Kim devletin verisine ulaşıyor? Çünkü bazen sisteme bir adamınızı yerleştirmeniz gerekmez. Sistemin içindeki bilgiyi dışarı çıkarabiliyorsanız aynı sonucu elde edebilirsiniz. Bu nedenle İstanbul’daki operasyonu yalnızca “31 hukuk bürosunda arama” başlığıyla okumak eksik kalır. Bu, bana göre Türkiye’nin önündeki yeni büyük temizlik alanının habercisidir.
Dijital temizlik..
Devletin veri tabanlarının, kişisel bilgilerin, erişim yetkilerinin, sorgu kayıtlarının ve bu bilgilerin etrafında oluşmuş olabilecek yasa dışı ticaret ağlarının temizlenmesi…
Üstelik bu mücadelede unvana bakılmamalıdır. Avukatmış. Memurmuş. Şirket sahibiymiş. Bilişimciymiş. Kamu görevlisiymiş. Hiç fark etmez.
Kim devletin bilgi sistemlerinden hukuka aykırı biçimde veri elde ediyor, kim bunu satıyor, kim satın alıyor, kim aracılık ediyor, kim sorgulatıyor ve en önemlisi kim bu kapıyı açıyorsa, devlet zincirin tamamının üzerine gitmek zorundadır.
Çünkü paneli kullanan kadar paneli besleyen kaynak da önemlidir. Hatta bana sorarsanız soruşturmanın bundan sonraki en önemli sorusu şudur: Bu kadar veri nereden geliyor? İşte devlet asıl o kapıyı bulmalıdır. Çünkü karşımızda musluğu açık bırakıp yerdeki suyu temizlemek gibi bir tablo olmamalı. Musluk kapatılmalı. Kaynak bulunmalı. Bağlantılar sökülmeli. Para trafiği ortaya çıkarılmalı. Kamu içindeki uzantıları tespit edilmeli.
**
31 büro başlangıç olabilir. Asıl mesele, bu sistemlerin Türkiye çapında kaç kullanıcıya ulaştığını, hangi kaynaklardan beslendiğini, hangi kamu verilerinin dışarı çıktığını ve elde edilen bilgilerin nerelerde kullanıldığını ortaya çıkarmaktır. Çünkü devlet dediğimiz şey yalnızca sınır değildir. Bayrak değildir.. Karakol değildir.. Adliye değildir. Devlet aynı zamanda hafızadır. Ve bugün o hafızanın önemli bir bölümü dijital.. O hafızaya izinsiz giren, yalnızca bir vatandaşın mahremiyetine değil, devletin egemenlik alanına da el uzatmış olur. Türkiye geçmişte devletin içindeki paralel yapılara karşı çok ağır mücadeleler verdi. Şimdi önümüzde başka bir mücadele var: Paralel veri düzenini tasfiye etmek. Çünkü Devletin hafızası satılık değildir.