Ben geçenlerde iş adamı dostum Hüseyin Yüksek ile uzun bir sohbet yaptım.
Öyle sıradan bir hal-hatır konuşması değildi bu. Türkiye’nin içinden geçtiği sürece, devletin yürüyüşüne, toplumdaki güven algısına dair sahici bir değerlendirmeydi.

Şunu net söyledi:
“Bu ülke şu an bir geçiş değil, bir toparlanma süreci yaşıyor.”

Haklı.
Çünkü bugün Türkiye’de güvenlikten ekonomiye, dış politikadan iç istikrara kadar aynı anda çalışan bir devlet refleksi var. Dağınık değil, tereddütlü değil, kararsız hiç değil. Aksine; sahaya ağırlığını koymuş, yönünü belirlemiş bir devlet aklı iş başında.

Bu tabloyu görmemek için ya kör olmak gerekir ya da bilerek sırt dönmek.

Hüseyin Yüksek sohbetin bir yerinde sözü doğal olarak Cumhur İttifakı’na getirdi.
“Bugün bu istikrarın siyasi karşılığı burasıdır” dedi.
Ben ekleyeyim: Bu birliktelik bir seçim ittifakı değil, devletin omurgasıdır.

Ama sohbetin en dikkat çekici bölümü burası değildi.

“Bak” dedi,
“Bağımsız kamuoyu araştırmalarını inceliyorum. Güven başlığında çok ilginç bir veri var.”

Söylediği şu:
Toplumda en güvenilen isimler listelerinde, tüm tartışmalara rağmen Sedat Peker ismi üst sıralarda yer alıyor.

Bu hoşumuza gider ya da gitmez…
Ama bu, bir sosyolojik gerçektir.
Devlet, toplumu okumayı sever. Akıl da buradan başlar.

Hüseyin Yüksek’in cümlesi ise çok netti:
“Sedat Peker’in vatan hasreti artık bitmeli. Bu memleket kimseyi sonsuza kadar dışarıda bırakmaz.”

Altına imzamı atarım.

Bu topraklar hesaplaşmaların değil, helalleşmenin ama en çok da hukukun vatanıdır.
Devlet isterse konuşur, isterse çözer, isterse yol açar. Bugün o irade vardır.

Türkiye eski Türkiye değil.
Ne masalarda pazarlık yapan,
ne sokakta yön arayan,
ne de talimatla istikamet belirleyen bir ülke…

Devlet yürüyor.
Güven yeniden inşa ediliyor.
Ve vatan hasreti çeken herkes bilsin ki;
Bu ülkenin kapıları devlet aklına saygı duyanlara her zaman açıktır.


XXXXXXXXXxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxXXXXXXXXXX


YOLU TARAF GAZETESİ’NDEN GEÇMİŞ HERKESE ŞÜPHEYLE BAKARIM

Bazı yollar vardır,
üstünden geçenin ayakkabısına çamur değil, leke bulaştırır.
Taraf Gazetesi işte o yollardan biridir.

Kimse kusura bakmasın.
Bu ülkede hafıza hâlâ yaşıyor.
Ve hafıza, unutanları affetmez.

Taraf, herhangi bir gazete değildi.
Bir yayın organı hiç değildi.
Taraf, FETÖ’nün medya karargâhıydı.
Psikolojik harp merkezidir.
Algı atölyesidir.
Yargıya, orduya, devlete pusu kurulan manşetlerin üretim bandıdır.

Bugün hâlâ “ama ben sadece yazıyordum”,
“ama ben o zamanlar bilmiyordum”,
“ama ben pişman oldum” diyenler var.

Geçiniz.

Soruyorum:
O gazetede parlatılan o isimler nereden çıktı?
Hangi haber merkezinden geldiler?
Hangi sahada piştiler?
Hangi gazetecilik geleneğinin içinden süzüldüler?

Cevap net:
Hiçbirinden.

Bir gecede “kanaat önderi” yapılan,
bir sabah uyandığımızda köşe yazarı olan,
daha düne kadar adı sanı bilinmeyen o insanlar;
gazetecilikten değil, örgüt seçmesinden geliyordu.

Taraf bir okul değildi.
Taraf bir vitrin idi.
Ve o vitrine konanların tamamı özenle seçilmişti.

Sonra ne oldu?

Rüzgâr tersine döndü.
Maskeler düştü.
Aynı isimler bu kez “nedamet”le sahneye çıktı.

“Yanılmışız…”
“Görmemişiz…”
“Kandırılmışız…”

Hayır.
Bu kadar kolay değil.

Çünkü kandırılan;
manşet atmaz.
dosya servis etmez.
devletin sinir uçlarına bilerek basmaz.

Kandırılan figürandır.
Taraf’takiler figüran değildi.
Aktördü.

Bugün o isimlerin bir kısmı hâlâ ekranda.
Bir kısmı hâlâ yazıyor.
Bir kısmı “makbul” ilan edilmiş durumda.

Ama kusura bakmasınlar:
Biz inanmıyoruz.

Yolu Taraf’tan geçmiş olan herkese mesafeliyiz.
Sadece yazarına değil.
Editörüne de.
Yöneticisine de.
Hatta çaycısına bile.

Çünkü orası sıradan bir bina değildi.
Orası ihanetin basıldığı matbaaydı.

Bu ülkede adalet yeniden inşa edilecekse,
hafıza diri tutulacaksa,
aynı hatalar tekrar edilmeyecekse;

Bazı kapıların bir daha asla açılmaması gerekir.

Taraf da onlardan biridir.

Ve şunu net söyleyelim:
O kapıdan geçen, ömrü boyunca şüphe taşır.

Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Kuver Gitti, Gerçek Fiyat Geldi

Resmî Gazete’de yayımlandı.
Artık restoranlarda servis ücreti, masa bedeli, kuver parası adı altında vatandaştan zorla para alınamayacak.

Kimileri için bu karar bir “tüketici devrimi”.
Kimileri içinse “esnafın beli büküldü” feryadı.

Ben meseleyi biraz daha serinkanlı ele alıyorum.

Önce şu gerçeği teslim edelim:
Son yıllarda bazı işletmeler işi iyice çığırından çıkarmıştı.
Bir çorba içiyorsun, hesabın üçte biri “kuver”.
Servis zaten yapmak zorunda olduğun iş, ama adına ayrıca bedel yazıyorsun.
Yetmedi, masaya oturmanın bile bedeli var.

Bu artık fiyat değil, kurnazlıktı.
Devlet de tam burada dur dedi.

Peki şimdi ne olacak?

Cevabı zor değil:
Restoranların önemli bir kısmı bu kaybı menü fiyatlarına yansıtacak.

Bunu söyleyince kızanlar oluyor ama ekonomi duyguyla işlemez.
İşçilik artmış, kira artmış, elektrik-doğalgaz uçmuş.
Bir de üstüne kuver ve servis kalemi kalkınca, işletmeci matematik yapar.

Ama bakın, bu kötü bir şey mi?
Hayır.

Çünkü artık vatandaş ne ödediğini bilecek.
200 liralık yemeğe 300 lira hesap gelmeyecek.
Menüde ne yazıyorsa o.

Bu düzenleme aslında zamma değil, şeffaflığa kapı aralıyor.
İşletme zam yapacaksa açık açık yapacak.
Müşteri de ona göre karar verecek:
“Bu fiyata değer mi, değmez mi?”

İşte serbest piyasa budur.

Bir de işin başka boyutu var:
Bu düzenleme, iyi işletmeyle kötü işletmeyi ayıracak.

Hizmeti gerçekten kaliteli olan, müşterisini önemseyen yerler ayakta kalacak.
Sırf kuverle ayakta duranlar ise yavaş yavaş elenecek.

Bahşiş meselesine gelince…
Zorunlu olmayacak.
Olması gereken de bu zaten.
İyi hizmet alırsan verirsin, almazsan vermezsin.

Sonuç net:
Bu karar ne esnaf düşmanlığıdır ne de popülizm.
Bu karar, fiyat oyunlarına çekilen bir set,
vatandaşın cebine uzanan otomatik ellere vurulmuş bir frendir.

Evet, bazı restoranlar zam yapacak.
Ama artık kimse “oturduğun sandalyenin parasını” gizlice alamayacak.

Bence mesele tam da budur.