Devlet Bahçeli’nin “askeri hastaneler yeniden açılmalı” çağrısı, sadece sağlık sistemini değil, Türkiye’nin güvenlik mimarisini de yeniden tartışmaya açtı. Özellikle GATA’nın ve askeri hastanelerin kapatılmasının ardından geçen yıllarda yaşanan gelişmeler, bu konunun yeniden masaya yatırılmasını kaçınılmaz hale getirdi.

Peki meseleye sadece “açılsın” ya da “açılmasın” diyerek bakmak doğru mu?

Hayır.

Bu konu, duygusal reflekslerle değil, güvenlik, sağlık ve kamu yönetimi açısından bütün yönleriyle değerlendirilmelidir.

Askeri hastanelerin yeniden açılmasını savunanların en güçlü argümanı uzmanlaşmadır. Harp cerrahisi, savaş travmaları, patlayıcı yaralanmaları, kimyasal ve biyolojik saldırılar gibi alanlar, klasik sivil sağlık sisteminin günlük pratiğinin dışında kalan son derece özel uzmanlık alanlarıdır. Dünyanın büyük askeri güçlerine bakıldığında bu kapasitenin hâlâ korunduğu görülmektedir. ABD, İngiltere, Fransa ve İsrail gibi ülkeler, askeri sağlık sistemlerini sadece savaş zamanı için değil, sürekli hazır tutulan stratejik bir unsur olarak değerlendirmektedir.

Bir diğer önemli gerekçe ise gizlilik ve operasyon güvenliğidir. Terörle mücadele operasyonlarında, sınır ötesi harekâtlarda veya istihbarat faaliyetlerinde yaralanan personelin tedavi süreçleri bazen ulusal güvenliğin bir parçası hâline gelir. Böyle durumlarda yalnızca tıbbi hizmet değil, bilgi güvenliği de önem kazanır.

Askeri disiplin içinde yetişmiş doktorların, savaş psikolojisini ve operasyon şartlarını bilen ekiplerin oluşturduğu sistem, özellikle yoğun çatışma dönemlerinde önemli avantaj sağlayabilir. Rehabilitasyon merkezleri, protez teknolojileri ve uzun süreli psikolojik destek hizmetleri de bu yapının ayrılmaz parçalarıdır.

Ancak madalyonun diğer yüzü de vardır.

2016 sonrasında askeri sağlık sistemi büyük ölçüde Sağlık Bakanlığı bünyesine devredildi. Bu dönüşümün temel gerekçelerinden biri, sağlık hizmetlerinde çift başlı yapıyı ortadan kaldırmak, kaynakları ortak kullanmak ve denetimi tek elde toplamaktı. Büyük şehir hastanelerinin kurulmasıyla birlikte ileri teknolojiye sahip birçok merkez oluştu. Bugün ağır travma vakalarının önemli bölümü zaten yüksek donanımlı kamu hastanelerinde başarıyla tedavi edilebiliyor.

Ayrıca askeri hastanelerin tamamen eski yapısıyla yeniden kurulması; ciddi personel, bütçe ve altyapı ihtiyacını beraberinde getirecektir. Aynı hizmetin iki farklı kurum tarafından yürütülmesi, kaynak israfı ve koordinasyon sorunları doğurabilir. Bu nedenle bazı uzmanlar, yeni bir sistem kurmak yerine mevcut kamu hastaneleri içinde askeri sağlık enstitüleri veya özel ihtisas merkezleri oluşturulmasının daha verimli olacağını savunuyor.

Belki de çözüm, iki yaklaşımın arasında bulunuyor.

Ne geçmişi bütünüyle reddetmek ne de eski modeli aynen geri getirmek…

Türkiye’nin ihtiyacı; çağın teknolojisine sahip, Sağlık Bakanlığı ile Milli Savunma Bakanlığı’nın birlikte yöneteceği, harp cerrahisi, askeri rehabilitasyon, biyolojik-kimyasal savunma tıbbı ve savaş psikolojisi gibi alanlarda uzmanlaşmış modern bir askerî sağlık yapılanması olabilir.

Çünkü mesele yalnızca hastane binası değildir.

Mesele, savaşın değişen karakterine uygun sağlık kapasitesi oluşturabilmektir.

Devlet Bahçeli’nin çıkışı da bu yönüyle değerlendirilirse, tartışma siyasi polemiklerin ötesine taşınabilir. Asıl sorulması gereken soru şudur:

Türkiye, geleceğin savaşlarına ve güvenlik tehditlerine karşı nasıl bir askerî sağlık sistemiyle hazırlanmalıdır?

Belki de cevap, “eskiye dönmek” ile “mevcut sistemi korumak” arasında değil; her iki modelin güçlü yönlerini bir araya getiren yeni bir yapıyı inşa etmektedir.

////////////////////////////////////////////

KALABALIK NEREYE GİTTİ?

Siyasette bazen en güçlü mesajı kürsüler değil, boş kalan sandalyeler verir.

İmamoğlu suç örgütü davasının ilk günlerinde adliye çevresindeki kalabalıklar, yapılan canlı yayınlar ve sosyal medya kampanyaları dikkat çekiyordu. Duruşmalar, hukuki sürecin ötesinde siyasi bir mücadele alanı olarak görülüyordu.

Ancak bugün ortaya çıkan tablo farklı bir soruyu gündeme getiriyor.

Ne değişti?

Davanın ilk gününde salonda 1.281 kişi bulunurken, Murat Ongun’un savunmasına başladığı ve davanın en kritik aşamalarından biri olarak değerlendirilen günde, avukatlar ve gazeteciler dâhil salondaki toplam izleyici sayısının 206’da kalması dikkat çekici. Aynı şekilde, CHP’den hiç bir milletvekilinin duruşmada yer almaması, yalnızca sınırlı sayıda yerel yöneticinin görülmesi de siyasi açıdan yorumlanabilecek bir tablo.

Elbette tek bir duruşmadaki katılım üzerinden kesin sonuçlara varmak doğru olmaz. Ancak siyaset, semboller üzerinden de okunur. Bir davaya verilen ilginin zaman içinde azalması, kamuoyunda farklı değerlendirmelere yol açabilir.

Bunun birkaç nedeni olabilir.

Birinci ihtimal, davanın ilk günlerindeki yüksek ilginin zamanla doğal olarak azalmasıdır. Uzun süren yargılamalarda bu durum sıkça görülür.

İkinci ihtimal ise CHP’nin kendi iç gündeminin bu davanın önüne geçmiş olmasıdır. Kurultay tartışmaları, parti içindeki görüş ayrılıkları, yeni siyasi oluşum iddiaları ve liderlik eksenli tartışmalar, kamuoyu dikkatini başka alanlara çekmiş olabilir.

Üçüncü ihtimal ise davanın ilk günlerinde oluşturulan yüksek siyasi mobilizasyonun sürdürülememesidir. Siyasi kampanyalar, ilk günkü heyecanı koruyamadığında destekçi katılımında düşüş yaşanması olağan kabul edilir.

Bir başka yorum da şu olabilir: İlk günlerde davayı sahiplenme konusunda güçlü bir görüntü veren aktörlerin, süreç uzadıkça daha temkinli bir pozisyon almaya başladıkları düşünülebilir. Bunun nedeni hukuki sürecin seyri de olabilir, siyasi hesaplar da.

Asıl dikkat çekici nokta ise şudur:

Eğer bir dava sürekli “Türkiye’nin en önemli siyasi davası” olarak tanımlanıyorsa, en kritik savunmaların yapıldığı günlerde salonların dolu olması beklenir. Tam tersine katılımın belirgin biçimde azalması, ister istemez “ilk günkü heyecan neden kayboldu?” sorusunu gündeme taşır.

Bu sorunun cevabını zaman gösterecek.

Ancak siyasette algılar kadar görüntüler de önemlidir.

Bazen boş kalan bir koltuk, saatler süren bir konuşmadan daha fazla şey anlatır.