Bir kimsenin bizzat yaşadığı veya şâhit olduğu olayları, bunlar hakkındaki duygu ve düşüncelerini aktardığı eserler, mazide kalmış olayların daha iyi anlaşılmasında önemli bir işlev icra etmektedir. Ancak, “hâtırat” adını verdiğimiz bu tür eserlerin, bir ömrün tüm hasılasını önümüze sererek insanlık adına daha iyi bir gelecek inşasında üstlendiği görev daha da önemlidir. Türkiye’de hâtırat türü eserlerin rağbet görmeye başlaması bu bağlamda sevindirici bir gelişmedir. Pınar Yayınları da (1) hâtırat türü eserler neşretmeye başlamış olup bu seride yeni çıkan bir eserimizi bu haftaki yazımda tanıtmak istiyorum.

Bütün bir ömrü ilim ve hakikat uğruna vakfetmek

Merhum Fikri Tuna Hoca (2), organizasyonlara sahip olmamaları ve medya araçlarına mesafeli durmaları gibi sebeplerden dolayı toplumda yeterince tanınmayan, fikirlerinden haberdar olunmayan, saklı bahçe gibi keşfedilmeyi büyük bir vakarla bekleyen ulemâ ve mütefekkirlerimizden biriydi. Hazine değerindeki müktesebatını dâr-ı bekâya intikal etmeden önce kayda geçirmiş olmamız, bizi de onu da ziyadesiyle mesut etmişti. 23 Ekim 2017 tarihinde vefat eden merhum hocama eserin prova baskısını ölüm döşeğinde takdim ettiğimde gözlerinden yaş gelmiş, bana sarılarak yürekten dualar etmişti. Sekiz yıl boyunca otuzu aşkın oturumda sesli ve yazılı olarak kayda geçirdiğimiz hatırat, dört yıllık bir hazırlık sürecinden sonra nihayet kitabevlerinde raflarda yerini aldı, okuyucularıyla buluşmayı bekliyor.

Kendi ifadesiyle; “1864 yılında Rus-Kafkas savaşının elem verici bir mağlubiyetle neticelenmesi sebebiyle cennet misali güzel yurtlarından sürülerek Osmanlı Devleti’nin çeşitli vilâyetlerinde iskân edilen Çerkeslerden Tûme ailesinin çocuğu olarak 1934 yılında Maraş’ın Göksün ilçesine bağlı Temurağa köyünde dünyaya gelen” eski Maraş Müftüsü Fikri Tuna’nın Şam’dan Libya’ya, Mısır’dan Cezayir’e, Türkiye’den Yemen’e kadar uzanan ilim ve araştırma yolculuğunu daha önce müstakil bir yazıda arz etmiştim (3). Bu haftaki yazımda üstadın ehemmiyetini ve “Maraş’tan Marakeş’e Fikri Tuna” isimli eserin kıymetini konu edinen önsöz, takdim ve arka kapak yazılarını özetleyerek aktarmakta yarar görüyorum. Eserin yazarı olarak kaleme aldığım önsözü şu şekilde özetlemek mümkün (4):

Maraş eski Müftüsü Fikri Tuna’yı fikirleriyle tanımak

Kanaldan kanala, programdan programa koşarak gündemi hurafelerle meşgul eden ve toplumu gereksiz tartışmalarla yoran medya ulemasına inat, kendi köşesinde vakarla keşfedilmeyi bekleyen saklı kalmış âlim ve mütefekkirlerimiz de azımsanmayacak sayıdadır. Bunlardan biri olan merhum Tûme Fikri Tuna Hoca’yı 90’lı yılların başında Osmanlı Arşivi’nde çalışırken tanıma şerefine ermiştim. Ancak, onun ilmî ve fikrî derinliğini keşfederek yüksek birikiminden istifade edebilmek için aradan uzunca bir zaman geçmesi gerekti. Önce Kafkasya’dan getirdiğimiz öğrencilere ders vermesini organize ederken hocayı yakından tanımaya başladım. Ardından bir grup arkadaşımla kendisinden kısa bir süre dersler alıp sohbetlerini dinledik…

Saklı kalmış âlimlerimizi ve mütefekkirlerimizi keşfederek onların birikimlerini kamuoyuyla paylaşmak, toplumsal ihya ve ıslah çabaları açısından son derece önemlidir. Fikri Tuna 1934 tarihinde Kahramanmaraş’ın Göksun kazasına bağlı Türkçe adıyla Temurağa, Çerkesçe adıyla Kançuvey köyünde dünyaya geldi. “Sen büyük bir âlim olacaksın ve İslâm’a hizmet edeceksin!” diyerek küçük yaşta ilim aşkını kendisine aşılayan annesinin duasını gerçekleştirmek üzere uzun bir ilim yolculuğuna çıktı. Tûme Fikri Hoca, Suriye, Mısır, Libya gibi farklı İslâm ülkelerinde tahsil görmüş, Cezayir’de on yedi sene üniversite hocalığı yapmıştır. Kahramanmaraş ve Kırşehir’de müftülük görevi de icra etmiş olan üstat, Hindistan’dan Fransa’ya, Afrika’dan Kafkaslara çok farklı coğrafyalarda seyahatler gerçekleştirmiş, derinlemesine titiz gözlemler yapmıştır… Mesela üstadın sadece İran seyahati ve ayetullahlarla yaptığı münazaralar başlı başına bir inceleme konusudur…

Allah Rasulü’nün daha vahiy almadan herkesin ona itimat edip güvendiğine ve insanların onun için el-emîn (güvenilir insan) lakabını kullandığına vurgu yapan üstat, İslâmiyet’te ibadet, muamelat, ticaret, insanlar arası ve ülkeler arası ilişkiler gibi tüm alanlarda esas olanın ahlaki davranış olduğuna dikkat çekmektedir. İslâm âleminin içinde bulunduğu perişan vaziyetten kurtulabilmesi için öncelikle Kur’an’ın ahlak meselesine verdiği önemin doğru anlaşılması gerektiğini savunan üstat, İslâm âleminin eleştiriden korkmasını kaderciliğe bağlamakta, İslâm’da kadercilik anlayışına yer olmadığını savunmaktadır. Keza, sömürge düzeni konusunda Malik Bin Nebi’nin yaklaşımını benimseyen üstat, sömürgecilerle mücadele edebilmek ve sömürge olmaktan kurtulabilmek için öncelikle sömürüye elverişlilikten kurtulmak gerektiğine vurgu yapmaktadır.

Fikri Tuna’nın engin fikirlerini, analiz ve önerilerini kamuoyuyla paylaşmak, toplumsal hayatımızın ihya ve ıslahı çabaları açısından büyük önem arz ettiğinden üstadın hayatını, hatıratını ve fikirlerini kendi ağzından yazıya aktarmak istedim. Bir dostumun bana ilettiği hocanın özgeçmişi her ikimizin bu ortak isteğini ateşledi… Bu çalışma, İstanbul’da 10 Mart 2008 tarihinde üstadın Kadıköy’deki ofisinde başlayan ve büyük çoğunluğu Erenköy’deki evinde gerçekleştirilen otuzu aşkın oturumda sesli ve yazılı bir şekilde kayıt altına aldığımız anlatımların 12 Haziran 2016 tarihindeki son oturumda birlikte gözden geçirilmesiyle nihayete erdirilmiş hâlidir. Ardından, her biri iki ilâ altı saat arasında değişen sürelerde fikirlerini ve hatıratını büyük bir dirayetle anlatan üstadın temas ettiği konuların tasnifini, redaksiyonunu ve tertibini yaptım. Bu süreçte metnin özgün yapısını olabildiğince korudum. Sözlü anlatımın yazılı anlatıma dönüştürülmesi elzem olan yerlerin yeniden yazımı, ayetler, hadisler ve fikrî aktarımların yapıldığı kitapların tam isimleri başta olmak üzere Arapça ve Çerkesçe kısımların Türkçeye tercümesi gibi ilaveler, tüm okuyucuların kolaylıkla istifade edebilmesi maksadıyla tarafımızdan yapılmıştır. Üstat gözlem ve fikirlerini sadece Türkçe anlatmamış, konuya ya da konuğa göre yer yer Arapça bazen de Çerkesçe anlatmayı tercih etmiştir. Keza, sözlü anlatımda noksan bırakılan şiirler, kitap isimleri, yer yer şahıs isimleri metnin özgün yapısını bozmayacak şekilde tamamlanmış, ayet ve sure numaralarıyla atıflar eklenmiştir.

Yurtdışında tanınan değerlerimizi yurtiçinde de tanımak

Prof.Dr. Ümit Meriç Hanımefendi’ye, takdim metni olarak sunduğumuz kısmı Dünyadan Kâinata Mektuplar adıyla yayına hazırladığı eserinin “Cezayir’de On Gece ve Bir Gece” başlıklı bölümünden iktibas etmemize müsaade ettiği için şükranlarımızı sunuyoruz:

“29 Haziran 1986. Cezayirliler Türkleri seviyor. 62’deki hatamıza rağmen. Ülkede Türk ailelerinden gelen bir seçkinler zümresi oluştuğu gibi, tarihlerinin en huzurlu dönemlerini de Osmanlı idaresi altında geçirdiklerini, artık tarihî belgelerle biliyorlar, Cezayirliler. Fransızların “Ecdadımız Galyalılar…” diye lise kitaplarından Cezayirlilere öğrettikleri gayr-ı millî tarih anlayışı, yerini millî ve ilmî bir tarihe bırakmak üzere. Bakın, nasıl?

Otelin restoranında, Türkiye’nin pek tanımadığı ama Cezayir’in çok iyi tanıdığı bir Türk ilim ve din adamı ile beraberiz. Cezayir dayılarının sonuncusu olacak kadar Cezayir’i, ülkenin, tarihini ve halini ve dilini bilen bu zatın adı Fikri Tuna. Cezayir’de geçirdiğim şu üç-beş gün içinde ismini defaatle duyduğum bu zat anlatıyor:

Bugünkü sınırlarıyla Cezayir, tarihte ilk defa Türkler tarafından kuruldu. Barbaros Hayrettin Paşa deniz ufkunda belirdiği zaman, bölgede birbiriyle savaşan ve İspanya’ya boyun eğen yirmi kadar emirlik vardı. Yani Endülüs’te oynanan trajedi, Kuzey Afrika’da da tekrarlanıyordu. Midillili bir sipahinin oğlu olan Barbaros kardeşler Akdeniz’de korsanlık yapan Avrupalılara (Cenova, Malta, İspanya ve Venedik’e) karşı bir tür deniz cihadı içinde idiler. İslâm prensiplerine uygun olarak ganimet taksiminde bulunuyor, devlet gemilerine hücum etmiyor, esirlere karşı insaflı davranıyorlardı. Kuzey Afrika sahillerinin bir kısmı İspanyollar tarafından zapt edilmişti. Fernando ile evlenen Kraliçe İsabella için Endülüs’ün alınması sadece bir başlangıçtır. Koyu Katolik olan kraliçenin arzusu (basılmış bulunan vasiyetnamesine göre) Hristiyanlık için önce Kuzey Afrika ve siyah Afrika’nın zaptı, sonra Mısır ve Kudüs’ün fethi ile İstanbul’a varmaktır. İstanbul’dan Roma’ya kenetlenebilecek, böylece Dünya Hıristiyan İmparatorluğu tamamlamış olacaktır.

İspanya harekete geçmiş ve adım adım ilerlemeye başlamıştır. Bicaya halkı üç denizci kardeşe “Bizi kurtarın!” diye mektup yazarlar. Bicaya alınırken Türk kuvvetleri ile Berberi kuvvetleri birleşir. İki yıl sonra Cezayir ayanı Barbaros kardeşleri, şehirlerini İspanyollardan kurtarmak üzere çağırırlar. Tunus’la Fas arası iki kardeşin idaresi altında birleşir. Cezayir’in batısında kalan bölge Oruç Reis’in, doğusunda kalan bölge Barbaros Hayrettin Paşa’nın yönetimine verilir. Cezayir’in ikinci beylerbeyi Barbaros’un oğlu olan Cezayirli Hasan Paşa, üçüncü beylerbeyi yine Hasan Paşa, dördüncüsü Turgut Reis, beşincisi Kılıç Ali Paşa’dır. Paşaları Ağalar onları da Dayılar devri izler. Son dayı Hüseyin Dayı, yelpazesiyle Fransız elçisinin yüzüne vuran zattır. Ona gelinceye kadar Cezayir’i Day (‘Dayı’nın kısaltılıp gündelik dile girmiş şekli) başkanlığındaki 40 kişilik yeniçeri ağaları, müftüler ve kadılardan mürekkep bir divan yönetiyor. Tarihte 28 Day yönetmiş Cezayir’i.

Fransız sömürgeciliğinin 1962’de sona ermesinden sonra Cezayir Devleti İngiliz ve Fransız’ın yazdığı Cezayir tarihlerinden farklı yeni ve hakikate uygun millî bir tarih yazmak istiyor. Bumedyen devrinde Tarihî Araştırmalar Millî Merkezi (CNEH) kuruluyor. Ve başkanlığına Tevfik Medeni geliyor. Cezayir Kurtuluş Savaşında Millî Eğitim Bakanı, Ben Bella zamanında Evkaf Bakanı, daha sonra Türkiye, Irak, Pakistan ve İran’da Cezayir Sefiri olan bu zat, Türkiye’den Cezayir tarihi ile ilgili 4 bin kadar Osmanlı arşiv belgesinin fotokopisini alıyor. İşte (bana bütün bu bilgileri veren) Sayın Fikri Tuna da Tevfik Medeni tarafından bu evrakı Arapçaya tercüme etmesi için 1970’te Cezayir’e davet ediliyor.

Beş cilt olarak hazırlanan Cezayir Tarihi’nin ilk üç cildi yayımlandı. Bunlar; 1) Tarih öncesinden İslâm fethine kadar Cezayir, 2) İslâm Dönemi, 3) Osmanlı Dönemi, 4) 1830 ve sonrası, 5) 1954-1962 Bağımsızlık Savaşı yıllarını kapsıyor. İki yıl evvel vefat eden ve ömrünün son gününe kadar çalışan Tevfik Medeni’nin Arapça kaleme almış olduğu hatıraları elan Melike Murabıt tarafından Fransızcaya tercüme ediliyor. Cezayir’de ilme, belgelere dayanan şuurlu bir Türk dostluğu olmasından dolayı çok seviniyor. Fikri Tuna’ya Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti namına nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.”

Eleştiriyi ıslah gayesiyle ve ibadet aşkıyla yapmak

Pınar Yayınları Editörü M. Asım Öz’ün eseri değerlendiren arka kapak yazısını da şöylece özetlemek mümkün:

“Uzun bir ilim yolculuğuna çıkan merhum Fikri Tuna, heyecanını ve coşkusunu ömrü hayatı boyunca korudu. Şam’dan Lübnan’a, Mısır’dan Cezayir’e uzanan seyahatleri ulvi ilim yolculuğuyla ilgili.

Fikri Tuna aynı zamanda çağdaş İslam düşüncesini ve İslam âleminin ahvalini yakından takip eden iyi bir müdekkik. İlmin “İslam’ı asrın idrakine söyletmek” manasına geldiğini bilen bir isim. Geleneksel tortulara itibar etmeyen, doğru bildiğinin peşinde giden bir mütefekkir. Hayatta risk almaktan çekinmeyen, denenmeyeni deneyen, söylenmeyeni dahası bazen asla söylenemeyecek olanı çekinmeden söyleyen bir eleştirmen.

Fethi Güngör, Maraş’tan Marakeş’e kitabını Fikri Tuna ile yaptığı ve yıllara yayılan uzun söyleşilerden hareketle kaleme aldı. Kapsamlı bir girişle birlikte yayımlanan bu hatırat, yakın tarihimizin saklı kalmış gerçeklerini öğrenmek isteyenler için önemli bir kaynak… Asıl olanın hatırlananlar olduğunu vurgulayan Fikri Tuna, elinizdeki kitapta Türkiye’de ve dünyada modern zamanlarda Müslüman olmanın anlamını, bir ömür süren arkadaşlıklarını, şahitliklerini, gözlemlerini, eleştirilerini, düşünür ve âlimlerle münasebetlerini, seyahatlerini, tanıdığı onlarca insanı ve mütalaa ettiği binlerce eserin özünü kendine özgü üslubuyla tahlil ederek anlatıyor.

Sömürge düzeni konusunda Malik Bin Nebi’nin yaklaşımını benimseyen Fikri Tuna, sömürgecilerle mücadele edebilmek ve sömürge olmaktan kurtulabilmek için öncelikle sömürüye elverişlilikten kurtulmak gerektiğine vurgu yapmasıyla farklılaşır.

Maraş’tan Marakeş’e, İslam âleminde neyin nasıl yapılması gerektiğine dair bir ufuk çizen, bir vakitler mütefekkirlerin içinde bulunduğumuz perişan vaziyeti nasıl değerlendirdiğini örnekleriyle oraya koyan bir şahitlik kitabı.”

Allah’ın yardımıyla hâtıratını ve fikirlerini “Maraş’tan Marakeş’e” isimli eserle kitaplaştırmaya muvaffak olduğumuz merhum Fikri Tuna hocamızın fikir dünyasında yaşamaya devam edecek olması hüznümüzü hafifletiyor… Çok büyük zevk alarak uzun saatler boyunca mütalaalara daldığı iki bini aşkın kitabını Şubat 2017’de gözleri yaşararak hibe ettiği İbn Haldun Üniversitesi’nde binlerce öğrenciye hizmet etmeye, böylece üstat, fikirleri ve kitaplarıyla İslâm âlemine ve tüm insanlığa katkı yapmaya devam edecektir. Rabbim, 23 Ekim 2017 tarihinde vefat eden merhum Tûme Fikri Tuna’nın taksiratını affetsin, mekânını cennet, makamını âli eylesin.

Kaynaklar:

Fikri Tuna – YouTubeFethi Güngör; “Saklı Ulemâyı Keşfedebilmek”, , 09.11.2015.Fethi Güngör; MARAŞ’TAN MARAKEŞ’E FİKRİ TUNA, Pınar Yayınları, İstanbul 2019, ciltli, 407 s.,