Türkiye bugün uyuşturucuya karşı sert bir mücadele yürütüyor.

Son iki yılda rekor miktarlarda kokain yakalandı.
Doğu Akdeniz limanları mercek altında.
Uluslararası iş birlikleri arttı.
Organize suç örgütlerine ağır darbeler vuruldu.

Bu tabloyu inkâr etmek mümkün değil. Devlet sahada.

Ama tarih, sadece bugünden ibaret değildir.

1980’lerden itibaren Türkiye, “Balkan Rotası”nın merkezine oturdu.
Afganistan kaynaklı eroin, İran üzerinden Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya taşındı. Avrupa raporlarında Türkiye bir “geçiş ülkesi” olarak tanımlandı.

1990’lara gelindiğinde tablo daha karmaşıktı.

Devlet, PKK’nın finansmanıyla mücadele ederken uyuşturucu trafiğinin güvenlik boyutu gündeme geldi. 1996’daki Susurluk kazası, devlet-mafya-siyaset ilişkilerinin uyuşturucu ekonomisiyle kesiştiği iddialarını Meclis tutanaklarına soktu.

Komisyon kuruldu.
Rapor yazıldı.
Yargı süreçleri başladı.

Eksikti kabul.. Ama iyi/kötü bir yüzleşme vardı.

2000’li yıllarda küresel kokain haritası değişti.
Latin Amerika çıkışlı kokain, Batı Afrika ve Doğu Akdeniz limanlarını kullanmaya başladı.
Konteyner taşımacılığı arttı.
Türkiye’nin liman kapasitesi büyüdü.

Yani mesele yeni değil.
Coğrafya sabit, rota evriliyor.

Tam bu jeopolitik dönüşümün ortasında, 2021’de Sedat Peker kamuoyunun karşısına çıktı.

Ve şu başlıkları gündeme getirdi:

  • Venezuela üzerinden alternatif kokain hattı kurulduğu iddiası
  • Mersin Limanı’nın transit merkez hâline geldiği iddiası
  • Sevkiyatlara siyasi veya bürokratik koruma sağlandığı iddiası
  • Operasyon bilgilerinin sızdırıldığı iddiası

    Elbette sadece uyuşturucu rotası ile ilgili de değil.. Yakın tarihe ilişkin pek çok skandalı tek tek deşifre etti Sedat Peker…
  • Emniyet içinde klikleşme olduğu iddiası
  • Bir işadamına 10 milyon euro ile şantaj yapıldığı iddiası
  • 1996’daki Kutlu Adalı cinayetiyle ilgili yeni suçlamalar
  • Mehmet Ağar ve 90’lar bağlantılı yapılarla ilgili iddialar
  • Yeldana Kaharman dosyasına ilişkin suçlamalar

Bu liste, magazin değil; devlet mimarisine dair ağır ithamlardı.

Milyonlar izledi.
Uluslararası basın gündemine aldı.
Türkiye’nin adı Latin Amerika raporlarında daha sık geçmeye başladı.

ŞİMDİ İSE…

Aradan beş yıl geçti.

Bugün Türkiye’de:

  • Rekor kokain yakalamaları yapılıyor,
  • Liman kontrolleri sıkılaştırıldı,
  • Uluslararası narkotik iş birlikleri genişletildi,
  • Sokak dağıtım ağlarına kadar uzanan operasyon zincirleri kuruldu.

Bu mücadele gerçek.

Devlet, “Türkiye uyuşturucuya geçit vermez” mesajını fiilen veriyor.

Bu takdiri hak ediyor.

PEKİ SORALIM O HALDE;

Bugün kırılan rota, 2021’de işaret edilen rota mı?

Eğer evetse, bu açıkça söylenmeli.
“Evet, o dönem iddia edilen yapı tasfiye edilmiştir” denmeli.

Eğer değilse, o iddiaların asılsız olduğu güçlü ve şeffaf bir dosyayla ortaya konmalı.

Beş yıl boyunca gri alan bırakmak, sadece muhalefeti değil, devleti de yıpratır.

Çünkü belirsizlik güven aşındırır.

SEDAT PEKER’İN HAKKINI TESLİM EDELİM

Sedat Peker hakkında farklı hukuki görüşler olabilir.

Ama şu gerçek değişmez:

Uyuşturucu rotası tartışmasını Türkiye’nin ana gündemine taşıdı.
Liman güvenliği meselesini milyonların konuştuğu bir başlık yaptı.
Latin Amerika hattını kamuoyunun radarına soktu.

Bugün Doğu Akdeniz limanları konuşuluyorsa,
Transit mi hedef pazar mı tartışması yapılıyorsa,

bu tartışmanın fitilini ateşleyen odur.

Bu hakkı teslim etmek gerekir.

BU ARADA..

Uyuşturucu başlığı en çarpıcı olanıydı.
Ama tek başlık değildi.

Medya-siyaset ilişkileri…
90’lar dosyaları…
Cinayet iddiaları…
Bürokratik klikleşme…

Bu başlıkların hiçbiri tam anlamıyla şeffaf bir çerçevede kapanmadı.

Oysa güçlü devlet, üzerine atılan gölgeyi kaldırır.

Uyuşturucu, sadece kriminal bir suç değildir.
Gençliği hedef alır.
Ekonomiyi hedef alır.
Devlet yapısını hedef alır.

Transit ülke olmak başka bir şeydir.
Korunan rota olmak başka.

Türkiye jeopolitik merkezdir.
Bu merkezdeki limanların adı küresel raporlarda geçiyorsa, bu ciddiye alınmalıdır.

DEMEM O Kİ;

Bugün yapılan operasyonları alkışlıyoruz.
Uyuşturucuya karşı kararlılık şarttır.

Ama mücadele, hafızayla birleşmediği sürece tamamlanmış sayılmaz.

Beş yıl önce ortaya atılan iddialar ya güçlü bir hukuk süreciyle çürütülmeli
ya da güçlü bir hukuk süreciyle netleştirilmelidir.

Devlet güçlüdür.

Ve güçlü devlet, sadece operasyon yaparak değil,
geçmişin gölgesini kaldırarak güçlenir.

Rotalar değişir.
Ama hafıza silinmez.

XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

YALVARIŞTAN TEHDİDE

BİR LİDERLİK KRİZİNİN WHATSAPP KAYDI


Siyaset bazen meydanlarda değil, kriz anlarında yazılan cümlelerde kendini ele verir. Bir belediye başkanı parti değiştirme kararı alıyor. Önce “gitme” deniyor. “Beni mahcup etme” deniyor. “İnancımı güçlendir” deniyor. Ardından “kalırsan seni savunuruz” iması beliriyor. Fakat gitmeye kararlı olduğu anlaşılınca dil bir anda değişiyor: hakaret, aşağılama, tehdit…

İşte mesele tam da burada başlıyor.

Bir belediye başkanının seçildiği partiyi bırakıp başka bir partiye geçmesi benim açımdan doğru değildir. Seçmen yalnızca kişiye değil, yakasındaki rozete de oy verir. Eğer siyasi tercihi değişiyorsa, koltuğu bırakır, yeniden aday olur, halkın karşısına çıkar. Bu demokratik ahlakın gereğidir. Ama bir yanlış, başka bir yanlışı meşrulaştırmaz. Etik tartışmanın karşılığı küfür değildir. Siyasi ayrılığın karşılığı tehdit dili değildir.

Mesajların satır arası çok daha ağır bir tabloyu gösteriyor. Önce bir yalvarış var. Ardından bir siyasi pazarlık havası. Sonra bir öfke patlaması. “Bizim tarafta kalırsan savunuruz” anlamına gelebilecek ifadeler, gitmeye karar verdiğinde “artık savunmayız” tonuna dönüşüyor. Bu, siyasetin en tehlikeli eşiğidir. Çünkü kamu vicdanı şu soruyu sormaya başlar: Savunma ilkeye göre mi yapılır, yoksa tarafına göre mi?

Eğer bir belediye başkanı hakkında bir suç isnadı varsa, bu isnadın cevabı hukukta verilir. Partide kalmasına ya da gitmesine göre değişmez. Hukuk sadakate göre eğilip bükülmez. Aksi ima edildiği anda siyaset zemin kaybeder. “Bizimle kalırsan arkanı toplarız” gölgesi bile düşüyorsa, orada ciddi bir zihniyet problemi vardır.

Bir liderin en zor anı, öfkelendiği andır. İşte o an, gerçek karakter ortaya çıkar. Siyasi transferler can yakar, kırar, kızdırır. Ama genel başkan seviyesinde aileyi hedef alan ağır ifadeler, “gün gelecek” tarzı tehditkâr cümleler, kontrol kaybını gösterir. Bu artık siyasi rekabet değil; kişisel öfkenin siyasete taşmasıdır.

Türkiye’de siyaset zaten yüksek tansiyonlu. Her kopuş ihanet olarak görülür, her geçiş büyük kırılma üretir. Ama liderlik dediğiniz şey, ihanete kızarken bile seviye koruyabilmektir. Güç, bağırarak değil; sabrederek gösterilir. Öfke kontrol edilemiyorsa, yarın parti içindeki her fikir ayrılığı da aynı dille bastırılmaya çalışılır.

Evet, parti değiştiren belediye başkanı etik bir tartışmanın içindedir. Ama bir genel başkanın öfkeyle savrulması da başka bir etik tartışmayı doğurur. Demokrasi hem sadakat ister hem seviye. Sadakat yoksa siyaset zedelenir; seviye yoksa liderlik.

Sorulması gereken soru şudur: Bu bir anlık öfke midir, yoksa siyasette yeni bir normal midir? Eğer yeni normal buysa, asıl tehlike bugünkü transfer değil, yarınki siyaset kültürüdür.

XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX