/

Gözleri dolan kudretli adamlar tanıdım 

Bir mısraya, bir çocuk gözlerine değince bakışları

Büyük büyük ihaleler kovalayan küçük adamlardan çok bahsettik 

Gel seninle kirlenmeden kuyumuz

O kuyubaşına gelen gelinlerin utangaç gülüşlerini ve

Takkeli kasketli adamların bulgur soğan ve şak diye yardıkları karpuzu analım 

Dedem o kuyudan deri  bir kovayla su çeker

Dut ağacının altında alırdı abdestini 

Koyunlar su başına gelende 

Kuzuların meleyişleri en içli bozlak olurdu 

Bir mavzeri vardı Çöllo  dedemin

Hiç kan akıtmadı 

En çokta kavalına gitti eli

Daha onikisinde iki oğlu cüzzamdan kar üstüne yıkıldığında diline vurdu derdi

Dedemse toplu tabancasını şöyle  bir kenara yatırırdı ki daha yeni ergen oğlanım

İçimden atlar koşardı altın danesi  mermilere

Kudretli ama gözleri garipleri görende dolan adamlara verdim oyumu

Yanık türkülere kuyu suyu nasıl  gelir bilirsin

Bağrı 

Ah o bağrında yemyeşil çimenler uçsuz bucaksız bozkır

Ötede bir yerde tek  başına bir yaban armudu 

Kişnemesi tüm bayırı doyuran kızıl tayımız 

Defineciler kazmayla oymuş gibi delik deşik yaban otlar arasına saklanmış rum mezarlığı 

Cennet kadar uzakta köye gelen ırgatın yüzüne bir an bakınca cehenneme gideceğine inanan o taze gelinler

İki sene belimde taşıdım Seyid’in verdiği Makarof’u 

Çöle sıktım içimde ne var ne yoksa 

İhale kurulunda adım geçti çok kere

Rakamlar ne çok iştahını kabartıyordu gözleri nem yürekleri gam bilmeyenlerin 

Cehennem kadar yakınımda durdu mezar talan eden defineciler gibi dişleri meydanda

Göz vardı pınar gibi ağlardı 

Göz vardı kör kuyular gibi karanlık 

İftara  yarım  saat kala gelirdi gelinler bilezikleri şıngır şıngır dilleri lâl 

Kudretli adamlar tütünlerini sarmış mis gibi tarhana kokusunu genizlerine, en küçük torunlarını ise yanlarına çekip

Beklerlerdi ezanla birlikte "Olmayana da ver" diye dua edecekleri vakti ve buz gibi kuyu suyunu

Yalan dünyayı kenara itip bir bardak su içip doyan

Gelinler sofranın kenarında yok gibi yarım tas  çorbayla doyan 

O gelinler aynı sofrada yemek için yirmi yıl sonra dört torun verir su verir harman kaldırır inek sağar çerçiye tek kelime etmeden işmar ede ede alacağını alır 

Koyunları kuzulatan adamlar bir Reşat altınıyla yirmi yıl sonra gönüllerini ve gelinlerini sofraya alırlar 

Bir sülük gibi yapışmasaydım  hayata 

Belki bir geline Reşat altını da ben takar

Makarof’u usulca kenara bırakır 

Her ne yapıyorsam usulca bırakır 

O kuyu başına giderdim 

Cennet o kadar uzak

Cehennem bu kadar yakın olmayaydı 

II

Merhametle vuruyorlar yüzümüze
Kusar gibi konuşuyorlar
Ve biz ağzımızı silip susuyoruz kayalar gibi
Taşların çatladığı yerden
Kanıyoruz
Ala canlı, şifasız yaralı
Politika futbol ve bolca duyarlılık basıyorlar yaramıza
Biz de bir şey oluyor zannediyoruz
Oysa dünya devire devire dönüyor
Arsız bir dansöz gibi
Biz kanarken bile şaşkın ve hayretle
Ses kayıtları kod isimler  peygamberini bıçaklayan mücahitler
Susa susa yıkıyoruz krallığı
Ve kaleler yürekten düştüğünde meydana
Bir bir sıvası dökülüyor yüzümüzün

Ah, biz arsız ve korkak ölümlüleriz
Su faturasını ödeyen bir adam kadar bile gerçek değiliz.
Kirasını denkleştirmeye çalışan dul kadın kadar gerçek değiliz.
Bir pazar filesine bir haftalık yiyeceğini zor alan o işçi kadar hiç değiliz.
Ekmediği tarlaya hibe alan kurnaza rağmen tarlasını zar zor eken namuslu çiftçi kadar gerçek değiliz.
Biz ölümlü asileriz, hiç ölümü düşünmeyen ve başkaları hakkında ileri geri konuşan.
Cep telefonu kullanmayan ya da tuşlu telefon kullanan insanların gerçeğinden beş gram da bende olsaydı keşke...
Dijital insan fotokopi makinesinde çoğaltıldı. Bu yüzden ölümsüz! Ancak, fotokopi makinesinden çıkan her şey gibi kağıt öğütücüsünde son bulacak ömrü. Kâğıt üstüne kayıtlı her nesne gibi. Çürümeyecek bile. Öyle ya, “Doğumla başlar ölüm” demişti Simone. Doğmayan ölmez!