Bu bir toptancı suçlama değil.
Bu bir linç dili hiç değil.
Ama inkâr edilemeyecek kadar da çıplak bir hakikat var karşımızda.
Bazı muhafazakâr erkekler; makamla, parayla ve kadınla olan imtihanını kaybetti.
Bunu söylerken kelimeleri tartarak kullanıyorum. Çünkü mesele bir ideoloji değil, bir ahlak meselesidir.
Dün “emanet” diye omuzlanan makamlar, bugün kişisel ihtirasın, şehvetin ve servet hırsının aracı hâline gelmişse; burada artık savunulacak bir duruş kalmamıştır.
Gücün cazibesi, paranın baş döndürücülüğü ve kontrolsüz arzular; nice “bizden” diye bildiğimiz ismi, savunduğu değerlerle yüzleştirip sınıfta bıraktı.
Ama tabloyu eksik çizmemek lazım.
Kadınları da bu fotoğrafın dışında tutmuyorum.
Bazı kadınlar da parayla olan imtihanlarını kaybetti.
Gücün çevresinde konumlanmayı bir başarı hikâyesi, lüksü bir hak, suskunluğu bir strateji zannedenler oldu.
Bu, ne kadınlığı ne de özgürlüğü yücelten bir durumdur; bu yalnızca ahlaki çöküşün farklı bir tezahürüdür.
Altını kalın çizgilerle çizmek gerekiyor:
Bu bir genelleme değildir.
Bu, muhafazakâr camianın tamamına yöneltilmiş bir itham asla değildir.
Ama son dönemde yapılan operasyonlar, soruşturmalar, ifşalar bize acı bir gerçeği gösteriyor:
İmtihan ağırdı…
Ve bazıları bu imtihanı kaybetti.
Daha da acı olan şu:
Bu düşüşler, yalnızca kişisel günahlar olarak kalmadı.
Topluma örnek olması gereken pozisyonlarda yaşandığı için, inanç dilini, ahlak iddiasını ve kamu vicdanını da yaraladı.
Unutulmaması gereken bir hakikat var:
Muhafazakârlık; sakal, başörtüsü, söylem ya da vitrin değildir.
Muhafazakârlık; güç eline geçtiğinde ne yaptığınla, para seni bulduğunda kim kaldığınla, arzuların kışkırtıldığında nerede durduğunla ölçülür.
Bugün yaşananlar bize şunu söylüyor:
Asıl imtihan, kürsüye çıkınca değil;
Yetkiyi alınca başlıyor.
Ve bu imtihanı kaybedenler, yalnızca kendilerini değil, temsil ettiklerini iddia ettikleri değerleri de yaralıyor.
Hesaplaşma tam da burada başlamalı.
Başkasını suçlayarak değil, aynaya bakarak.
Çünkü ahlak, yalnızca başkasına öğüt verildiğinde değil;
kimse görmezken de ayakta kalabildiğinde anlamlıdır.
////////////////////////////////////////////////
MUTLULUĞUN BAŞKA YOLU YOK MUYDU?
“Can dostum” uyarlaması “Yan Yana” filmi çok ses getirdi.
İzleyenlerin büyük çoğunluğu, oradaki sahici dostluğu sevdi. Çünkü ortada yapay bir kardeşlik değil; yaralı, eksik ama dürüst bir bağ vardı.
Feyyaz Yiğit ve Haluk Bilginer, hiç kuşkusuz muazzam bir oyunculuk sergiledi.
Abartısız, bağırmadan, gözümüze sokmadan…
İki yalnız insanın yan yana durabilme hâlini seyrettik. Ve bu, bugün çok az anlatılan bir şeydi.
Tam da bu yüzden film kıymetliydi.
Ama tam da bu yüzden bir soru sormak gerekiyor.
Uyuşturucuyla mücadelenin bu kadar yakıcı olduğu, gençlerin hayatlarının sessizce karardığı, ailelerin evlat nöbetinde olduğu bir dönemde…
Mutlu olmak, kendilerinden geçmek, hayata dayanabilmek için esrar içilen sahnelerin bu kadar “doğal” ve “olağan” gösterilmesi gerçekten şart mıydı?
Bu bir yasakçı refleks değil.
Bu bir sansür çağrısı hiç değil.
Bu, sorumluluk üzerine bir soru.
Unutmayalım:
Bu film, bireysel bir festival filmi değil.
Geniş kitlelere ulaşıyor, gençler tarafından izleniyor, konuşuluyor, alıntılanıyor.
Üstelik bu bir uyarlama.
Orijinal “Can Dostum” filminden uyarlanırken pek çok şey zaten değiştirilmiş.
Mesela Fransa’daki polis kovalamacası, Türkiye uyarlamasında çakarlı araçla kovalamacaya dönüştürülmüş.
Oradaki ‘zenci’ burada ‘Roman’ olmuş..
Kültüre, topluma, gerçekliğe göre sahneler yeniden yazılmış.
O hâlde sormak çok mu abartı?
Filmdeki uyuşturucuyu özendiren sahneler; Boğaza karşı içilen iki demli çaya, Gece yarısı yapılan uzun bir sohbete ya da sadece sessiz bir gülümsemeye dönüştürülemez miydi?
Mutluluk illa maddeyle mi anlatılmak zorunda?
Bu coğrafyada insanlar,
Bir çayın buharında da dost olur,
Bir yürüyüşte de hayata tutunur,
Bir sessizlikte de iyileşir.
Asıl itiraz tam da burada.
Film, dostluğu bu kadar sahici anlatırken;
Mutluluğun yolunu bu kadar daraltmak zorunda mıydı?
Bugün gençlere verilen mesaj şu mu olmalıydı:
“Dayanamıyorsan bir şey iç, kendinden geç.”
Oysa başka bir cümle de mümkün:
“Yanında biri varsa, bazen bu yeter.”
Bu yazı bir yasak listesi değil.
Bir ahlak nutku da değil.
Bu yazı, çok sevilen bir filmin arkasından sorulan samimi bir sorudur.
Çünkü bazı hikâyeler o kadar güçlüdür ki,
Uyuşturucuya hiç ihtiyaç duymadan da ayakta durabilir.
Ve belki de asıl cesaret,
Bunu göstermeyi seçebilmektir.
///////////////////////////////////////////////////////////
HUKUKİ HAKLILIK MI AHLÂKİ AĞIRLIK MI?
Son dönem uyuşturucu soruşturmalarında bir isim geçti.
Ne bir iddianamede,
Ne bir teknik takipte,
Ne bir fiziki delilde…
Sadece bir gizli tanığın ifadesinde.
Furkan Torlak..
Bu noktada hikâye genelde şöyle akar:
İnkârlar başlar.
“İtibar suikastı” denir.
Kurumlar susar.
Koltuklar sıkıca tutulur.
Herkes sürecin soğumasını bekler.
Ama bu kez öyle olmadı.
Torlak, adı ortaya atılır atılmaz istifa etti.
Henüz hakkında bir karar yokken,
Henüz suç isnadı somutlaşmamışken,
Henüz yargı süreci bile başlamamışken…
Gerekçesi netti:
“Bağlı bulunduğum kurumu yıpratmamak.”
Dahası var.
Yetmedi.
“Ben yapmadım” demekle de yetinmedi.
Gönüllü olarak uyuşturucu testine girdi.
Kimse zorlamadı.
Kimse çağırmadı.
Sonuçlar mı?
Negatif.
Yani gizli tanığın o ifadeye dayanan beyanı da fiilen karşılık bulmadı.
Torlak’ın yaptığı doğruydu yanlıştı demiyorum. Sadece “tekti” diyebilirim.
**
Her gün ekin pişmanlık dosyalarında tanık ifadelerinde pek çok isim geçiyor.
Bu isimlerden bazıları devlette önemli mevkilerde. Acaba, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere kendisine güvenip önemli koltuklar teslim edenleri zor durumda bırakmamak adına istifa etmeleri gerekmez miydi ?
Herkes masumiyet karinesini sonuna kadar kullanıyor (ki hukuken haklıdır.)
Ama kimse ahlaki ağırlığı omuzlamak istemiyor.
Oysa bazen hukukla ahlak arasında ince bir çizgi vardır.
Ve o çizgide durabilmek, makamdan daha ağırdır.
Bu yazı bir kutsama değil.
Bir örnek dosyası da değil.
Sadece şunu not düşmek için yazıldı:
Bu ülkede bir gün,
“İsmim geçti, kurumum zarar görmesin” diyerek gidenler çoğalırsa,
Belki o zaman
Soruşturmalar da, tartışmalar da,
Daha az kirlenir.
Şimdi asıl soru şu:
Yakın zamanda,
Benzer bir refleksi gösteren başka biri çıkar mı?
Yoksa bu hikâye,
İstisna olarak mı kalır?
Bunu zaman gösterecek.
Ama notu şimdiden düşmek gerekiyordu.