Sınıfa kartopu getirmiş çocuklar. Birbirlerini şikâyet ediyorlar. Oysa kızacak değilim. Alt tarafı masum bir oyun onlarınki. Zararsız, muzip, enseye bırakılınca biraz haşarı...
Dünyanın başka yerlerine de karlar yağıyor. Savaş olan ülkelere, fakir ülkelere, mesela Muş'a kar yağıyor. Anneler, babalar tedirgin. İhtiyarlar eski kışları anlatıyorlar kimi soba başında, kimi de koparıldığı yurdunu özlediği bir kaloriferin yalancı sıcağında ve yalnızlığında... Hatta o günleri anlatacak bir torunu bile bulamıyor. Belki bir kediye, belki de kadın programını sunan sunucuya; sanki sesini duyuyor zannıyla. Altmışından sonra şehre getirilen rençber dede ise cami avlusunda bir memleketlimi görür müyüm diye bakınıyor; o eski ayazlardan nasıl çıktıklarını anlatacağı...
Bahçede düzensiz ama coşkulu bir kartopu savaşı başlıyor. Hepi topu on dakika sürüyor. Çocukların yüzleri al al, kıpkırmızı oluyor. Neşe, bir çocuk yüzü olup okulun kapısından giriyor coşkuyla. Her kar tanesi bir melek... Evet, meleklerinin ellerine dokunmuş kadar mutlu çocuklar. Bir de guruplar halinde uçan güvercinler. İnsanların kapı önlerine, çöplerin kenarlarına, kar üstüne bıraktıkları yemlere, ekmek parçalarına hücum ediyorlar. Güneş gidiyor, ayaz geliyor, rüzgâr giriyor, ılık hava çıkıyor... Derken yerde sulu kar. “Kaç kış, kaç kar mevsimi gördün?” diyorum kendime. Neredeyse elli kış görmüşüm. Bir sekiz yaşımdaki bir de yirmi bir yaşımdaki kışı sevmişim. Ha bir de Kars'ta, Digor'un o içinde göl olan masal köyünde otuz yaşında gördüğüm kışı çok sevmişim.
Sekiz yaşında leğen ve naylon gübre çuvalıyla kayardık tepeden aşağı.
Yirmi bir yaşındaydım ve o tepeden çok uzaklara elimde kırma bir tüfekle akşama kadar yürüdüm uçsuz bucaksız bembeyaz bozkırda. Kendimi o gün bugündür o enginde arıyorum.
İçinde bir göl olan o köyde bir kış geçirdim. Masal gibiydi. Eksi kırk derecede, Ağrı Dağı’na doğru yürürken üzerimde ceket olurdu. Ve oradaki insanlar güldüğünde yüzlerinde güneşler doğardı.
...
O köyde, bir kedi vardı lojmanımda. Soğuklar iyice bastırınca evin içini berbat etmeye başladı. Bir gece dışarı attım. Bir boğuşma sesi geldi bir müddet sonra. İçim cız etti. Dışarı fırladım; kediden az büyük cılız bir tilki bana bakıyordu. Bizimki can havliyle içeri kaçtı. Tilkiye baktıkça acıdım. O kar kış kıyamette köye inmişti ölümü göze alıp. Tilkiye yarım ekmek attım, kedinin sırtında hafif iki sıyrık vardı; ucuz atlattı. Sanırım o gün "yapmak isterken yıkmanın" ne olduğunu öğrendim ve unuttum. Ve yine o gün "Her şey bir kader iledir" sözünün künhüne erdim ve daha sonra gafletim ağır bastı.
Sınıfa kartopu getiren çocuklara kızmamı istiyordu uslu çocuklar. Bir şey demedim. “Yapmak isterken yıkayım mı?” dedim içimden.
İçimden kış günü evi bombalanan, evsiz kalan, kiraları üç kat artan, doğduğu evi özleyen, ev hayali kuran, evinde sobası yanan ama soba başında bir yufka ekmek kızartıp üzerine yağ sürecek çocuğu olmayan, evini, evladını, kayıp kışları özleyen insanlar geçmeye başladılar.
Peşlerine düşüp her kışın bağrında bir bahar vardır, demek istedim ama karın onardığını bir hayal sopasıyla yıkmayayım, çocukların yaptığı kardan adamları bir tekmeyle yıkmayayım, dedim.
Bunca kar elbet boşuna yağmıyordu. Ve insanın, yapmak isterken yıktığını kimseler onaramıyordu. İçime kar suyu gibi bir serinlik geldi. Yaramazlardan biri ensemden aşağı kar bırakmış! Kırk kış geriye gittim. Bana çocukluğumu verdiler bir an. Öyle ya büyümek dediğimiz şey; yaparken yıkmak değil miydi?
Döndüm, sadece güneşin eriteceği bir kardan adam yaptım. Aslında zaman karşısında eriyen kardan adamlardık. Bari üç beş çocuğu güldürüp öyle çekilelim mevsimlerin insana oynadığı oyunun sahnesinden.
-Bu arada, karlı kış günlerinde Hz. Ali gelirdi köylerimize. Sabahları atının ayak izleri kardan sıçrayıp kalbimize sekerdi. Ve o gün bugündür kitaplarda ve karda o ayak izlerini arıyorum.