Millet olarak başımıza ne geldiyse birbirimizle olan irtibatımızın gevşemesi nedeniyle geldi. Tanzimat döneminde apartman merakıyla başlayan bu süreç 1950’lerdeki beton çılgınlığıyla zirveye ulaşmış ve bugün itibarıyla da son aşamasına gelmiştir. Çevrenize bir bakın… Büyük aile ortadan kalktı. Tüm planların bir veya iki çocuk üzerine kurulduğu küçük aile yaygınlaştı. Bu yeni aile tipinde dede, nine, amca, dayı, hala geri plana düştü. Gözden ırak kalan küçük aile fertleri gönülden de uzaklaştı. Komşuluk ilişkileri de bu süreçten olumsuz etkilendi. Bu durum yalnızlaşmanın had safhaya ulaştığı bekâr, tek kişilik ev anlayışına doğru sürükleniyor maalesef.

Müslüman Türk toplumu mahalle anlayışı içerisinde gelişmiştir. Bunun daha eski örneklerini obaların planında görmek mümkündür. Yüzlerce çadırdan oluşan obaların tam ortasında yönetim çadırı yer alır, bu çadırda misafirler ağırlandığı gibi “hakan”ın istişare toplantıları gerçekleşirdi. Çadırın sağında ve solunda ise hakan ailesi ile birlikte obanın ileri gelen büyüklerinin çadırları yer alırdı. Diğer tüm çadırlar ise bu çadırları saracak şekilde daire düzeninde genişlerdi. Bu durum hem obanın güvenliği açısından hem de oba içi ilişkilerin kontrolü bakımından büyük kolaylıklar sağlardı.

Bu çadır kültürünün İslam’a geçiş ve yerleşik hayatla birlikte mahalle halini aldığını söyleyebiliriz. Bu kez mahallenin merkezinde o bölgenin en büyük camisi ile han, hamam ve çarşısı yer alırdı. Şehir ölçeğinde merkez ise ulu camilerin etrafında sıralanırdı. Medreseler, büyük çarşılar, tekkeler, imaretler, şifahaneler bu merkez dikkate alınarak inşa edilirdi.

Ortalama 100-150 çadırdan oluşan obalarda olduğu gibi mahalle ve köyler de 100-150 haneden oluşurdu. Nüfusun arttığı veya azaldığı dönemler, bu sayılar da değişirdi. Sayısı ne olursa olsun mahalle kurumu, ecdadımızın geliştirdiği bir yaşam şeklidir. Milletimizin en tepesinden en alttaki ferdine kadar toplumsal dokunun sıkı tutulması, sızmaların önlenmesi, dolayısıyla güvenliğin ve huzurun sağlanması bu yolla mümkün oluyordu.

Devletin sınırlarının genişlediği, refahın arttığı dönemlerde mahallenin önceliği güvenlik yerine dayanışma ve güzellikleri artırma çabası olmuştur. Ev mimarisi bu dönemlerde gelişmiş, estetik yenilikler bu dönemlerde yaygınlık kazanmıştır. Bahçeli evlerden oluşan mahallelerimiz âdeta güzelliğin ve yeşilin birer numunesi haline gelmiştir. Turgut Cansever “Osmanlı Şehri” isimli kitabında bunu ayrıntılı şekilde açıklar.

Geleneksel mahallede lider, o mahallenin cami imamı ve mektep hocasıdır. Cumhuriyetten sonra bunun yerini muhtarlar aldı. Mahallenin sokakları bulunduğu zemine göre kıvrılır, kimi yerde daralır kimi yerde genişlerdi. Bunun sebebi yağmurun akış istikâmetinin ve yaşlı ağaçların gözetilmesiydi. Yine bölgenin doğasına göre evler ahşaptan, taştan veya kerpiçten yapılırdı. Evlerin hayat denilen avlusu yüksek duvarlarla çevrilir, mahremiyete dikkat edilirdi. Benzer şekilde evin pencereleri de diğer evleri görmeyecek şekilde planlanırdı. Bu haliyle her ev devletin mikro ölçekli bir temsiliydi.

Osmanlı örneğinde görüleceği üzere mahalle ve köyler hatta şehirler dağların eteklerine yapılır, ovalar ve tarım arazilerine ev yapılmazdı. Mahalleye yeni gelen bir aile tüm mahalleli tarafından karşılanır, ikramlar yapılır, hoşbeş ile aradaki bağlar kuvvetlendirilirdi. Mahallede arsız tiplere müsaade edilmezdi. İyi günde, kötü günde komşular birbirine destek olurdu. Herkes birbirini tanır; zamanla hısım akraba olurlardı.

Çocuklar bu ortamda toprakla barışık, mutlu şekilde büyürlerdi. Aileler arasında çıkan tatsızlıklar gerekirse diğer komşular veya mahalle imamı tarafından tatlıya bağlanır, hiçbir sorun görmezden gelinmezdi. Bu haliyle mahalle “insanı yaşat ki devlet yaşasın” anlayışının yaşayan bir örneğiydi. Devleti veya şehri ilgilendiren haberler tellallar tarafından veya minareden duyurulurdu. Herkes devleti ilgilendiren konularda sorumluluğunu bilir, ona göre hareket ederdi.

Canlılar içerisinde en çok da insan birlikte yaşamaya ihtiyaç duyar. “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” sözü bunu anlatır. Yaşayan her mahalle ortak bir yaşam formunun yansımasıdır. Bu birlikte yaşama anlayışını Müslümanlardan kopya eden Batılılar, tek katlı ve bahçeli evler inşa ederek komşuluk ilişkilerini güçlendiren bir yapı mimarisine ulaştı. Bugün geniş arazileri olmasa bile Hollanda, Belçika, İsviçre, İngiltere gibi ülkeler bu yaklaşımı sürdürmektedir. Bizde ise -geniş arazilerimiz olmasına rağmen- dikey yapılaşma mahalle kültürünü ortadan kaldırmakta, oluşan yeni sitelerdeki insanlar birbirinden kopuk hasımlar haline gelmektedir. Son dönemlerde artan toplumsal huzursuzluklara bir de bu açıdan bakmakta fayda var. Mahalle kültürümüzü modern mimarinin gerekleriyle birleştiren yeni bir anlayışa ulaşmalıyız. Merhum Turgut Cansever’in bu konuda oldukça özgün fikirleri var, kulak vermemiz lazım. Çünkü millet olarak huzurlu ortamlara her zamankinden daha fazla muhtacız. İşin güvenlik boyutunu ise anlatmamıza gerek yoktur sanırım.