33 YILLIK BÜYÜK SIR

Hani Ahmet Özal’ın A Haber stüdyosunda çekilmiş ünlü bir fotoğrafı vardır. Sosyal medyada paylaşır altında makara yaparlar..

“Babamı Ergenekon öldürdü, “Babamı FETÖ öldürdü” falan yazarlar.. Bazen de gündeme göre “Babamı müsilaj öldürdü” ya da “Babamı taze soğan lobisi öldürdü” gibi …

Evet güldük eğlendik tamam ama iş hiç de o kadar komik değil..

Önceki gün Eski Bakan Denizolgun’un mezarı açıldı biliyorsunuz.. Savcılar cemaat içindeki taht kavgasını araştırıyor.. Bu dönem çok şükür ki böyle bir dönem.. Bütün soğuk dosyalar bir bir açılıyor.. Haydi şimdi yüksek sesle bir daha soralım; Turgut Özal nasıl öldü ve o ölümün etrafında kimler vardı?

17 Nisan 1993…

Türkiye Cumhuriyeti’nin 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal hayatını kaybetti. Ardından yıllarca sürecek tartışma başladı. Ölüm doğal mıydı, değil miydi? Bugün geriye dönüp baktığımızda asıl şaşırtıcı olan yalnızca şüphelerin varlığı değil; bu şüphelerin ilk anda gerektiği gibi araştırılmamış olmasıdır.

Bir Cumhurbaşkanı hayatını kaybediyor.

Fakat ölüm nedenini kesinleştirecek kapsamlı bir adli otopsi yapılmıyor.

Yıllar sonra Devlet Denetleme Kurulu devreye giriyor ve bu tabloyu sorguluyor. Özal’ın ölümü şüpheli bulunuyor, ölüm nedeninin belirlenmesi için zamanında gerekli incelemelerin yapılmamış olması ciddi bir devlet zafiyeti olarak değerlendiriliyor.

Ve nihayet mezar açılıyor.

Tam 19 yıl sonra…

Adli Tıp incelemeleri yapılıyor. Bazı toksik maddelere rastlanıyor. Fakat bunların Özal’ın ölümüne neden olduğunu kesin biçimde ortaya koyan bilimsel bir sonuca ulaşılamıyor. Savcılık da zehirlenme iddiasını kanıtlayan yeterli delil bulunmadığı sonucuna varıyor.

Hukuki tablo bu. Fakat gazetecilik açısından mesele burada bitmiyor. Çünkü bazı isimler ve bağlantılar yıllar sonra yeniden karşımıza çıkıyor.

Bunların başında Mustafa Sarsılmaz geliyor.

Sarsılmaz, Özal’ın ölümünün ardından GATA’da naaş üzerinde yapılan işlemlerde bulunan doktorlardan biri. Aradan yıllar geçiyor. Türkiye, 15 Temmuz darbe girişimini yaşıyor. Ve Sarsılmaz, FETÖ soruşturmaları kapsamında aranan, daha sonra ABD’de ortaya çıkan bir isim haline geliyor. Elbette bu bilgi tek başına Özal’ın öldürülmesiyle ilgili herhangi bir hüküm kurdurmaz.Kuramaz.

Ama şu soruyu sormaya da engel değildir:

1993’te Cumhurbaşkanı’nın naaşının bulunduğu kritik süreçte görev yapan bir doktorun yıllar sonra FETÖ bağlantılı bir firari olarak ortaya çıkması yalnızca bir tesadüf müdür?

Bir başka isim daha var:

Cengiz Haluk İnce.

Özal’ın mezarının açıldığı, naaştan alınan örneklerin incelendiği ve kritik Adli Tıp raporunun hazırlandığı dönemde kurumun başında bulunan isim. İnce’nin adı daha sonra FETÖ’nün “ıslak imza” kumpası soruşturmasında sanık olarak geçiyor. Yine altını çizelim: Bu durum, Özal’ın ölümünün FETÖ tarafından gerçekleştirildiğini kanıtlamaz. Böyle kesinleşmiş bir yargı kararı yoktur. Fakat gazeteciliğin görevi zaten hüküm vermeden önce soruları doğru yere sormaktır.

Ve burada sorulması gereken soru şudur:

Özal’ın ölümünün hemen ardından naaş üzerinde işlem yapan isimlerden biri ile 19 yıl sonra ölümünü inceleyen adli sürecin başındaki isimlerden birinin ilerleyen yıllarda FETÖ dosyalarında karşımıza çıkması ne kadar tesadüftür?

Üstelik mesele yalnızca iki isimden ibaret değil.

1993 yılına bakalım.

Türkiye’nin yakın tarihinin belki de en karanlık yıllarından biri.

24 Ocak’ta Uğur Mumcu öldürüldü.

17 Şubat’ta Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis hayatını kaybetti.

17 Nisan’da Turgut Özal öldü.

24 Mayıs’ta 33 silahsız asker PKK tarafından katledildi.

Ardından Sivas ve Başbağlar geldi.

Türkiye adeta bir ateş çemberinin içine girdi.

Ve bütün bunların ortasında Turgut Özal vardı.

Özal’ın ölümünden hemen önce Kürt meselesinde yeni bir siyasi kanal aradığı, Iraklı Kürt liderlerle temasların yoğunlaştığı, PKK’nın Mart 1993’te ilan ettiği tek taraflı ateşkesin ardından yeni çözüm ihtimallerinin tartışıldığı bir dönem yaşanıyordu.

Yani Özal’ın ölümü yalnızca bir sağlık vakası değildi.

Aynı zamanda Türkiye’nin siyasi geleceğini etkileyebilecek bir dönemeçti.

Bugün Türkiye, FETÖ’nün devlet içerisinde nasıl örgütlendiğini artık geçmişe göre çok daha iyi biliyor. TSK’da… Emniyet’te…Yargıda… Bürokraside… Devletin farklı kademelerinde… On yıllar boyunca oluşturulan örgütlü yapılanmanın 15 Temmuz gecesi hangi noktaya geldiğini bütün Türkiye gördü. O halde bugünden geriye doğru bakıp şu soruyu sormak meşrudur: 1993 yılında bu yapılanmanın devlet içerisindeki kapasitesi neydi? Hangi kurumlara ulaşabiliyordu? Hangi kadroları etkileyebiliyordu? Askeri hastanelerde, bürokraside, istihbarat çevrelerinde veya başka devlet kurumlarında hangi bağlantılara sahipti? Ve en önemlisi: Turgut Özal’ın ölümünün gerçekleştiği kritik saatlerde devlet mekanizmasının hangi noktalarında bulunuyordu? Bu soruların cevaplarını artık almamız gerekiyor..

Bugün yapılması gereken, yıllar önce hazırlanmış raporları yeniden tartışmaktan ibaret olmamalı. 1993’ün devlet arşivleri yeniden taranmalı. O dönem görev yapan kritik isimlerin sonraki yıllardaki ilişkileri incelenmeli. FETÖ soruşturmalarında ortaya çıkan arşivler, ifadeler, dijital materyaller ve örgütsel bağlantılar, Özal dosyasındaki isimlerle karşılaştırılmalı. GATA’daki süreç yeniden ele alınmalı. Özal’ın naaşıyla ilgili işlemlerde kimlerin bulunduğu, hangi prosedürlerin uygulandığı, hangi belgelerin hazırlandığı yeniden incelenmeli. 2012’deki mezar açma ve Adli Tıp süreci de bugünün bilgileriyle tekrar masaya yatırılmalı

Unutmayın.. 2012 Türkiye’si ile 2026 Türkiye’si aynı Türkiye değil. Bu dosyalar çözülse çözülse bugün çözülür.. Yoksa daha da çözülmez…