İspanya siyasi tarihi, geçtiğimiz günlerde eşi benzeri görülmemiş bir hukuki şoka sahne oldu. Başbakan Pedro Sánchez’in eşi Begoña Gómez, "nüfuz ticareti, iş dünyasında yolsuzluk, zimmet ve görevini kötüye kullanma" gibi çok ağır suçlamalarla hakim karşısına çıktı.
Dahası, mahkeme radikal bir kararla Gomez’in pasaportuna el koydu ve kendisine yurt dışına çıkış yasağı getirdi. Modern bir demokrasi için bundan daha sarsıcı, hükümetleri sarsacak çok az gelişme olabilir. Ancak bu kriz anında asıl dikkat çeken unsur suçlamaların kendisi değil, İspanyol devlet mekanizmasının ve bizzat Başbakan Sánchez’in takındığı asil tutum oldu.
Pedro Sánchez, ideolojik kimliğiyle övünen, net bir sosyalist lider. Ancak eşinin adının karıştığı bu ağır hukuki süreçte, gücü elinde bulunduran hoyrat bir başbakan gibi değil, hukukun üstünlüğüne inanmış bir devlet adamı gibi davrandı. Ne yargıyı açıkça tehdit etti, ne "bu karar siyasidir" diyerek kitleleri sokağa dökmeye kalkıştı, ne de fon deryasında yüzen medya aygıtları üzerinden mahkeme heyetine karşı organize bir algı operasyonuna girişti. Sánchez, hukukun kendi mecrasında akmasına izin verdi. Çünkü devlet adamlığı, kendi canın yandığında bile sistemin kurallarına ve kurumsal akla saygı duymayı gerektirir.
Şimdi yüzümüzü coğrafyamıza, yerli aktörlerimize dönelim... Kendilerini sol, sosyal demokrat ya da çağdaş dünyanın birer parçası olarak niteleyen CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun pratiklerine bakalım. Sözde Pedro Sánchez ile aynı siyasi aileden geliyor, aynı evrensel sol değerleri savunduklarını iddia ediyorlar. Fakat uygulamadaki fark, kelimenin tam anlamıyla gece ile gündüz arasındaki uçurum kadar derin.
Türkiye’deki bu muhalif liderlik anlayışı, kurumsal bir devlet vizyonu inşa etmek yerine, karşılaştığı her idari denetimde veya en küçük hukuki soruşturmada hızla "mağduriyet" zırhına bürünmeyi alışkanlık haline getirdi. Yargı mekanizması sadece kendi lehlerine işlediğinde "bağımsız ve adil", kendilerine veya yakın çevrelerine dokunduğunda ise anında "siyasi bir operasyon aparatı" ilan ediliyor. Bizzat Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu eliyle, kurumsal mekanizmalarla mücadele etmek yerine "sokağı ayağa kaldırma" tehditleri savruluyor, kitleler ajite ediliyor. Bu ikircikli tutum, devlet ciddiyetiyle taban tabana zıttır.
İspanya’da basın, Başbakanın eşinin davasını tüm şeffaflığıyla, rasyonaliteden kopmadan tartışabiliyor. Bizde ise muhalefetin etki alanındaki, fonlarla beslenen medya ağları, liderlerin etrafında adeta dokunulmaz bir koruma kalkanı örüyor. Nesnel bir eleştiri getiren, bu siyasi popülizmin tutarsızlığını sorgulayan herkes anında "itibar suikastçısı" ya da "saray aparatı" olarak damgalanıyor. Kendi kontrol ettikleri medya düzeninde her türlü algı operasyonunu mübah görenler, İspanya’daki demokratik şeffaflığın yanından bile geçemiyorlar.
Sánchez’in sergilediği kurumsal sabır ve devlete olan sadakati, Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun sergilediği agresif, kurum karşıtı ve sürekli sokağı işaret eden popülist diliyle kıyaslandığında, insanın aklına şu haklı soru takılıyor: Sánchez, İspanya devletinin ve demokrasisinin adamı olarak kurallara boyun eğiyor; peki bizim bu her fırsatta kurumsal yapıyı felç etmeye çalışan, kitle ajitasyonundan beslenen aktörlerimiz kimin adamı, kimin adına bu kaotik siyaset tarzını yürütüyor?
Sonuç olarak; gerçek bir solculuk ya da modern liderlik, kurumlara meydan okuyarak, yargıyı sokağın gücüyle ezmeye çalışarak olmaz. Gerçek devlet adamlığı, rüzgar tersine döndüğünde dahi hukukun karşısında esas duruşu bozmamaktır. İspanya Başbakanı Sánchez bu sınavı bir devlet adamı gibi verirken; Özel ve İmamoğlu ikilisi, güç siyasetinin ve günübirlik popülizmin sığ sularında boğulmaya devam ediyor. Aradaki bu derin vizyon farkı, Türkiye’deki muhalefet elitlerinin kurumsal olgunluktan ne kadar uzak olduğunun en çıplak vesikasıdır.