Bir hakikat, dile geldiği kelimelerle değil; bedene büründüğü hâllerle tanınır.

Söz, ne kadar süslü olursa olsun, arkasında bir örneklik durmuyorsa havada asılı kalır.

İnsan, duyduğuna değil; gördüğüne inanır.

Kulaklara dökülen söz gelip geçicidir; gözlerin şahit olduğu hâl ise, hele ki kalpten yansıyor ise, kalpte kök salar.

Örneklik yoksa temsiliyet de yoktur.

Temsil, bir sıfatı taşımak değil; o sıfatı yaşayarak taşınabilir kılmaktır.

Bir iddia, bir inanç, bir aidiyet; ancak sahibinin hâlinde tezahür ettiğinde gerçeklik kazanır.

Aksi hâlde geriye yalnızca iddianın gölgesi, inancın kabuğu, aidiyetin rozeti kalır.

Bizler çoğu zaman temsil ettiğimizi zannettiğimiz değerlerin, bizi mi temsil ettiğini yoksa bizim onları mı temsil ettiğimizi karıştırırız.

Oysa mesele, davanın büyüklüğünde değil; onu taşıyan omuzun sahihliğindedir.

Nice büyük davalar, kendini yaşayamayan taşıyıcıların elinde küçüldü.

Bir mukaddesi diline dolayıp hâline sindiremeyen kimse, o mukaddesin elçisi değil; farkında olmadan gölgesidir.

Modern zaman, temsili kolaylaştırdıkça sahiciliği zorlaştırdı.

Herkesin bir sözü, bir sloganı, bir bayrağı var; ama az kişinin bir örnekliği var.

Ekranlar dolusu nasihat çağlarken, hâliyle konuşan insanın sesi giderek kısıldı.

Söz ucuzladıkça şahitlik pahalandı.

Bu keşmekeşte hakikatin ölçüsü, ne kadar söylediğimiz değil; ne kadarını hâle çevirebildiğimiz oldu.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in (s.a.v.) en büyük mucizesi, tebliğ ettiği hakikati aynı zamanda yaşaması; sözünün üzerine hâlini şahit kılmasıydı.

O, "güzel ahlakı tamamlamak" için gönderildiğini söylerken; kendi ömrünü bu sözün canlı bir tefsiri kıldı.

İşte temsiliyetin özü budur; taşıdığın değere kendini değil, kendine o değeri yakıştırmak.

Temsiliyeti olmayanın önce teslimiyetini yoklaması gerekir.

Çünkü bir değere gerçekten teslim olan, onu ayrıca ilan etmek zorunda kalmaz; hâli zaten söyler.

Teslimiyet içeride sağlamsa, örneklik dışarıda kendiliğinden filizlenir.

Ne var ki içi teslim olmamış bir gönül, dışarıya ne kadar süslü bir temsil giydirse de dikişleri er geç sökülür.

Örneklik, insanın kendini bir tuval gibi hakikate açması; her fırça darbesinde biraz daha o hakikate benzemesidir.

Bir tohum toprağa sadakatle teslim olmadan filiz vermez; filiz vermeyen dal da ne gölge olur ne meyve.

Bizden istenen, taşıdığımız davanın en gür sözcüsü olmak değil; onun en sessiz, en sahih şahidi olabilmektir.

Zira insan, ancak yaşayabildiği kadarının elçisi; olabildiği kadarının temsilcisidir.