Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Orta Doğu ve Güney Asya’nın jeopolitik dengelerinde yeni ve son derece kritik bir dönemin kapısını araladı. Ancak bu mutabakatın ilanıyla birlikte başlayan tartışmalarda, anlaşmanın niteliği ve sınırları konusunda net bir çizgi çekmek stratejik bir zorunluluktur.

Mekke Anlaşması, amacına ve hukuki kapsamına bakıldığında bir “ekspansiyonist” veya saldırgan blok kurma gayreti değildir. Aksine, imzalayan ülkelerin egemenlik haklarını, sınır güvenliklerini ve bölgesel istikrarı teminat altına almayı hedefleyen bir caydırıcılık ve ortak savunma paktıdır.

Bugün İsrail veya İran gibi aktörler, yürüttükleri politikalarla bütün bir coğrafyayı çatışma unsuru haline getirmiş olabilirler. Bu durum bölgesel riskleri tırmandırmakla birlikte, söz konusu ülkelerin izlediği tutum tek başına onları bizim doğrudan hedefimiz haline getirmez. Çünkü Mekke Anlaşması’nın ruhu ve devlet aklımızın değişmez ilkesi nettir: Bize saldırmayan hiçbir ülke hedefimizde olamaz.

Mekke Anlaşması’nın kapsama alanı, ittifak ortaklarına yönelik doğrudan bir tecavüz veya tehdit durumunda meşru müdafaa mekanizmalarını çalıştırmaktır. Bir başka deyişle bu pakt, üçüncü ülkelere karşı ön alıcı bir saldırı veya bölgesel bir hesaplaşma aracı değildir. İsrail veya İran gibi gerilimi tırmandıran ülkeler dahi, ulusal güvenliğimize ve sınırlarımıza doğrudan bir saldırıda bulunmadıkları sürece bu ittifakın askeri muhatabı veya hedefi haline gelemez.

Diplomaside ve uluslararası hukukta meşruiyet, ittifakların sınırlarını doğru çizmekten geçer. Türkiye’nin de içinde bulunduğu bu yapı; barışı koruma, caydırıcılık sağlama ve haksız bir tecavüze karşı ortak duruş sergileme esasına dayanır. Çatışmayı körükleyen taraf olmamak, ancak tecavüze uğrandığında da tavizsiz bir karşılık vermek bu ittifakın temel doktrinidir.

Sonuç olarak; Mekke Anlaşması bölgesel bir güç gösterisi değil, bir güvenlik kalkanıdır. Bize veya müttefiklerimize yönelmeyen hiçbir tehdit, bu kalkanın kılıca dönüşmesine sebep olamaz. Bu duruş hem uluslararası hukukun bir gereği hem de bölgemizde kalıcı barışı savunmanın tek akılcı yoludur.