Değerli dostlar…

Bu yazının bazılarını rahatsız edeceğini biliyorum.

Varsın etsin.

Çünkü bugün kimseye suç isnat etmek için değil, Türkiye Cumhuriyeti adına cevap bekleyen bazı soruları açıkça sormak için yazıyorum.

Konumuz Alman siyasi vakıfları.

Konrad Adenauer Stiftung…

Friedrich Ebert Stiftung…

Heinrich Böll Stiftung…

Friedrich Naumann Stiftung…

Ve bu isimleri yazarken yıllar önce aynı dosyaya eğilmiş bir Türk akademisyenini anmadan geçmeyeceğim:

Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu.

Hablemitoğlu yıllar önce Alman vakıflarının Türkiye’deki faaliyetlerini sorguladı.

Çok ağır iddialarda bulundu.

Bergama’dan sivil topluma, etnik meselelerden yabancı nüfuza kadar uzanan bir dosya açtı.

Hablemitoğlu’nun ortaya attığı iddiaların tamamının yargı tarafından doğrulandığını söylemek doğru değildir. Alman vakıfları hakkında açılan dava beraatla sonuçlanmıştır.

Bunu özellikle yazıyorum.

Çünkü biz dedikodunun değil, belgenin peşindeyiz.

Fakat beraat kararı başka bir şeyi ortadan kaldırmıyor:

Aradan yaklaşık çeyrek asır geçmesine rağmen Alman siyasi vakıflarının Türkiye’de oluşturduğu muazzam ilişki ağı bugün hâlâ karşımızda duruyor.

Ve artık bu ağın varlığını söylemek için gizli belgelere ihtiyacımız bile yok.

Vakıflar kendileri anlatıyor.

Kimlerle çalıştıklarını yayımlıyorlar.

Hangi toplantıları yaptıklarını açıklıyorlar.

Kimleri Berlin’e götürdüklerini duyuruyorlar.

Türkiye’nin hangi meseleleri üzerinde çalıştıklarını yazıyorlar.

Öyleyse şimdi sıra bizde.

Biz de soracağız.

BU VAKIFLAR SIRADAN VAKIFLAR DEĞİL

Önce meseleyi doğru isimlendirelim.

Bunlar mahalle derneği değil.

Bunlar Almanya’nın siyasi gelenekleriyle organik tarihsel bağları bulunan, önemli ölçüde Alman kamu kaynaklarıyla desteklenen ve dünya çapında faaliyet gösteren siyasi vakıflardır.

Konrad Adenauer CDU çizgisinde.

Friedrich Ebert SPD çizgisinde.

Heinrich Böll Yeşiller çizgisinde.

Friedrich Naumann FDP çizgisinde.

Şimdi Türkiye’de oluşturulan tabloya bakalım.

Siyasi partiler…

Milletvekilleri…

Belediyeler…

Gazeteciler…

Sendikalar…

Üniversiteler…

Düşünce kuruluşları…

İnsan hakları örgütleri…

İş dünyası…

Göç kuruluşları…

Çevre hareketleri…

Genç siyasetçiler…

Dış politika uzmanları…

Kürt meselesi üzerine çalışan kuruluşlar…

Liste uzayıp gidiyor.

Ben şimdi Almanya’ya çok basit bir soru soruyorum:

Neden?

Bir yabancı ülkenin siyasi vakıfları Türkiye’nin toplumsal ve siyasal damarlarına neden bu kadar derinden ilgi duyuyor?

Sadece Türkiye’yi çok sevdikleri için mi?

Sadece demokrasi aşkından mı?

Yoksa burada klasik diplomasinin sağlayamayacağı büyüklükte bir bilgi, temas ve nüfuz kapasitesi mi oluşturuluyor?

Cevabını duymak isterim.

HERKESLE TEMAS VAR

İşin en çarpıcı tarafı şu:

Bu ağ tek bir siyasi partiye bağlanmış değil.

AK Parti’yle temas var.

CHP’yle temas var.

HDP/DEM çizgisindeki siyasetçilerle temas var.

İYİ Parti ve merkez siyaset çevreleriyle temas var.

Belediyelerle temas var.

Hükümet kurumlarıyla temas var.

Muhalefetle temas var.

Gazetecilerle temas var.

Akademiyle temas var.

İş dünyasıyla temas var.

Bu nedenle meseleyi “Almanlar muhalefeti destekliyor” seviyesinde okumak bana göre meseleyi küçültmektir.

Benim gördüğüm daha büyük bir tablo:

Türkiye’de iktidar kim olursa olsun erişim kabiliyetini koruyabilecek bir ilişki ekosistemi.

İşte üzerinde durulması gereken budur.

2023 SEÇİMLERİ ÖNCESİNDE BRÜKSEL’DE NE KONUŞULDU?

Mesela 2022’ye dönelim.

Türkiye 2023 seçimlerine hazırlanıyor.

Muhalefet Erdoğan’ın karşısına ortak bir siyasi model çıkarmaya çalışıyor.

Tam bu dönemde Friedrich Ebert Stiftung, Türkiye’deki muhalefetin dış politika temsilcilerinden oluşan bir heyetin Brüksel’de Avrupalı karar vericilerle temasına aracılık ediyor.

Avrupa Parlamentosu çevreleri…

AB aktörleri…

Düşünce kuruluşları…

Ve eski Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz…

Konuşulan meselelerden biri ne?

Türkiye’de iktidar değişirse yeni yönetimin dış politikası.

Şimdi soruyorum:

Bu görüşmeler neden önemliydi?

Avrupa neden seçimden önce Türkiye’nin muhtemel yeni iktidarının dış politikasını öğrenmek istiyordu?

Kim hangi değerlendirmeyi yaptı?

Toplantıların sonuçları kimlere raporlandı?

Hangi siyasi aktör hakkında hangi kanaat oluştu?

Bunları sormak komplo teorisi değildir.

Bunlar dış politika sorularıdır.

BERLİN’DE CHP VE HDP

Aynı yıl Heinrich Böll Stiftung Berlin’de son derece dikkat çekici bir toplantı düzenliyor.

Başlığının Türkçesi yaklaşık olarak:

“Ankara’da iktidar değişikliği mi? 2023 seçimleri öncesinde Türkiye.”

Masada CHP’den Ahmet Ünal Çeviköz var.

HDP’den Hişyar Özsoy var.

Alman Yeşilleri çevresi var.

Türkiye uzmanları var.

Yine soruyorum:

Bir Alman siyasi vakfının Türkiye’deki muhtemel iktidar değişimini seçimlerden aylar önce Berlin’de Türk siyasi aktörlerle tartışması önemsiz bir faaliyet midir?

Hayır.

Suç mudur?

Tek başına hayır.

Casusluk mudur?

Bunu gösterecek delilimiz yok.

Ama stratejik siyasi bilgi üretimi midir?

Elbette dikkate değerdir.

İşte tam burada kelimeleri dikkatli seçmek gerekiyor.

Ben kimseye ajan demiyorum.

Ama gördüğüm şeyi de görmezden gelmiyorum.

MESELE MUHALEFET DEĞİL

Şimdi yazının bazılarını şaşırtacak tarafına gelelim.

Bu mesele yalnız CHP veya DEM meselesi değil.

Konrad Adenauer Stiftung’un hükümet ve AK Parti çevreleriyle de ciddi ilişkileri var.

Cumhurbaşkanlığı çevreleriyle yapılan programlar var.

AK Partili siyasetçilerle görüşmeler var.

Dış politika ve güvenlik konulu ortak toplantılar var.

Devlet kurumlarıyla temaslar var.

Demek ki mesele:

“Almanya muhalefeti destekliyor.”

kadar basit değil.

Asıl soru başka:

Almanya neden Türkiye siyasetinin mümkün olduğunca fazla damarına erişebilecek bir siyasi temas kapasitesi oluşturuyor?

İktidarı tanıyor.

Muhalefeti tanıyor.

Kürt siyasetini tanıyor.

İş dünyasını tanıyor.

Medyayı tanıyor.

Akademiyi tanıyor.

Sivil toplumu tanıyor.

Bugünün aktörünü tanıyor.

Yarının aktör adayını tanıyor.

İşte stratejik değer burada.

İSTİHBARAT İÇİN İLLA AJAN MI GEREKİR?

Gelelim yazının en hassas yerine.

Ben Alman siyasi vakıflarının BND’nin şubeleri olduğunu iddia etmiyorum.

Çünkü böyle bir hüküm kurabilmek için kamuya açık kesin delil yok.

Fakat istihbarat dünyasının temel gerçeğini de unutmayalım.

Devletler yalnız gizli ajanlardan bilgi toplamaz.

Modern devlet için açık kaynak bilgisi son derece değerlidir.

Bir ülkede yıllarca siyasetçilerle konuşursanız…

Gazetecilerle çalışırsanız…

Akademisyenleri dinlerseniz…

Genç siyasetçileri programlarınıza alırsanız…

Belediye başkanlarını tanırsanız…

Muhalefetin dış politika kadrolarıyla görüşürseniz…

İktidarın karar vericileriyle temas kurarsanız…

Kürt meselesi üzerine çalışan kuruluşlarla yıllarca ilişki yürütürseniz…

Toplumdaki kırılmaları araştırırsanız…

O ülke hakkında olağanüstü bir bilgi birikimi elde edersiniz.

Bunun için kimsenin cebine gizli mikrofon koymanız gerekmez.

Bunun için devlet sırrı çalmanız gerekmez.

İnsan ağı bazen bilginin kendisidir.

İşte benim üzerinde durduğum nokta budur.

ŞİMDİ ALMANYA’YA SORUYORUM

Bu vakıfların Türkiye’de yaptıkları görüşmeler sonucunda hazırlanan raporlar nereye gidiyor?

Türkiye’deki siyasi aktörler hakkında profil ve değerlendirmeler hazırlanıyor mu?

Hazırlanıyorsa kimler okuyor?

Türkiye’de hangi siyasetçinin gelecekte önemli konuma gelebileceğine ilişkin analizler yapılıyor mu?

Türk toplumundaki siyasi ve etnik eğilimler Berlin’e hangi kanallardan raporlanıyor?

Kürt meselesine ilişkin saha bilgilerinin Alman dış politikasındaki karşılığı nedir?

Türkiye’nin enerji politikası neden Alman siyasi vakıflarının çalışma alanıdır?

Türkiye’nin çevre hareketleri neden bu kadar yakından takip edilmektedir?

Türkiye’deki medya kuruluşlarıyla kurulan ilişkilerden ne tür siyasi analizler üretilmektedir?

Seçimlerden önce Türk muhalefetinin Avrupa’ya götürülmesinin stratejik amacı nedir?

Ve en önemlisi:

Alman siyasi vakıflarının ürettiği Türkiye bilgileri Alman devlet kurumlarıyla hangi ölçüde paylaşılmaktadır?

Bu sorulara açık cevap verilirse biz de okuyacağız.

BİR DE AYNAYI TERS ÇEVİRELİM

Şimdi düşünün.

Türkiye Cumhuriyeti tarafından finanse edilen dört büyük siyasi vakıf Almanya’ya gitse…

Berlin’de Alman milletvekilleriyle çalışsa…

Belediyelerle ortak programlar düzenlese…

Alman gazetecileri Türkiye’ye götürse…

Alman genç siyasetçileri yıllarca yetiştirse…

Almanya’daki Türkler üzerine saha araştırmaları yapsa…

Almanya’nın aşırı sağ sorununu çalışsa…

Almanya’nın enerji politikasına müdahil olsa…

Alman seçimlerinden önce muhalefet partilerinin temsilcilerini Ankara’ya getirip Türk karar vericilerle buluştursa…

Ve bütün bunları onlarca yıl boyunca sürdürse…

Alman devleti ne yapardı?

“Ne güzel sivil toplum çalışması” deyip geçer miydi?

BND bakmaz mıydı?

Federal Meclis soru sormaz mıydı?

Alman gazeteleri manşet atmaz mıydı?

Elbette bakarlardı.

Elbette sorarlardı.

Öyleyse Türkiye de soracak.

HABLEMİTOĞLU’NUN DOSYASINI KAPATMAYIN

Necip Hablemitoğlu yıllar önce Alman vakıfları üzerine çok ağır iddialar ortaya koydu.

Bazıları kanıtlanamadı.

Bazıları tartışmalı kaldı.

Bazı değerlendirmelerine katılabilirsiniz veya katılmayabilirsiniz.

Ama bugün gördüğümüz bir gerçek var:

Yabancı siyasi vakıfların Türkiye’de oluşturduğu nüfuz ağlarını araştırmak hâlâ meşru, hatta gerekli bir iştir.

Hablemitoğlu’nun hatırasına sahip çıkmak onun her iddiasını sorgusuz kabul etmek değildir.

Onun bıraktığı soruları korkmadan yeniden sorabilmektir.

Ve ben soruyorum.

Bu yazıdan sonra Alman vakıfları açıklama yapmak isterse buyursunlar.

Kapımız açık.

“Yanlış düşünüyorsunuz” derlerse belgelerini göstersinler.

Türkiye’de hangi projeye ne kadar kaynak harcadıklarını açıklasınlar.

Kimlerle hangi amaçla çalıştıklarını anlatsınlar.

Hazırladıkları Türkiye raporlarının hangi kurumlara gittiğini söylesinler.

Siyasi temaslarının kapsamını açıklasınlar.

Biz de yayımlayalım.

Çünkü bizim derdimiz kavga çıkarmak değil.

Hakikati ortaya çıkarmak.

Ve burada Türk devletine de bir soru düşüyor:

Türkiye’de onlarca yıldır faaliyet gösteren yabancı siyasi vakıfların oluşturduğu siyaset–medya–akademi–STK ağı devletimizin ilgili kurumları tarafından bütün boyutlarıyla analiz ediliyor mu?

Ediliyorsa mesele yok.

Edilmiyorsa edilmelidir.

Bu bir Almanya düşmanlığı meselesi değildir.

Bu bir devlet egemenliği meselesidir.

Dost devlet de olsa sorarsın.

Müttefik de olsa takip edersin.

Ticaret ortağın da olsa kendi ülkendeki nüfuz kapasitesini bilirsin.

Çünkü devlet olmak bunu gerektirir.

Ve şimdi rahmetli Necip Hablemitoğlu’nun hatırasının önünde bir kez daha soruyorum:

Alman siyasi vakıfları Türkiye’de yalnızca vakıf faaliyeti mi yürütüyor?

Türkiye’nin siyasi elitleriyle oluşturulan bu devasa temas ağının stratejik karşılığı nedir?

Toplanan bilgiler nerede değerlendiriliyor?

Kimlerle paylaşılıyor?

Türkiye’nin hassas toplumsal alanlarına gösterilen bu uzun soluklu ilginin sebebi nedir?

Ve bütün bunların Alman devletinin Türkiye stratejisindeki yeri nedir?

Kimseyi suçlamıyorum.

Kimseye ajan demiyorum.

Ama kimse de bize:

“Bunları sormayın.”

demesin.

Soracağız.

Araştıracağız.

Belgeleri ortaya koyacağız.

Çünkü mesele sağ-sol meselesi değil.

AK Parti-CHP meselesi değil.

Almancı-Alman karşıtı meselesi hiç değil.

Mesele Türkiye’dir.

Rahmetli Hablemitoğlu’nun dosyasının üzerine yıllar geçti.

Fakat sorusu hâlâ masada.

Belki de artık o soruyu yeniden sormanın zamanı gelmiştir.

Biz sorduk.

Şimdi cevap bekliyoruz.

Bakalım ilk ses nereden gelecek…

Allah vatana millete zeval vermesin.

Vesselam.