Anaokulundan başlayarak çocuklarımızın ana diline bir yabancı dil eklemeye çalışıyoruz. Bazılarımız bununla da yetinmiyor. Daha bebekliğinde eline tutuşturduğumuz telefon ve dijital içerik sağlayıcılarla onlara yabancı dilde çizgi filmler ve animasyonlar izletiyoruz. Çocuklar büyürken medeniyetlerine, inanç, kültür ve bu değerlerinin kaydını tutan dillerine yabancılaşıyorlar. Hatta dillerinin sesini ve musikisini kaybediyorlar; çünkü bebeklikten itibarın aşina oldukları sesler anne ve babalarından işittikleri sese benzemiyor. Büyüdükçe içine doğdukları dilin kelimelerini dinledikleri yeni dilin sesleriyle seslendirme züppeliği onları farklı ve ayrıcalıklı oldukları vehmine inandırıyor.

Türkçe her geçen gün dil olmaktan uzaklaşıyor. Yazarlarımız bile Türkçe bilmemeyi marifetten sayıyor. Türkiye’nin Nobelli tek yazarının Türkçesi ve Türkiye kültür ikliminin ait olduğu medeniyet ve kültürüne dair kavram bilgisi yetersiz. Kimi kitapları ismi olmaksızın bir yayınevine gönderilse bir editör kontrolünde uzun süreli bir düzeltme ve düzenleme yapılmadan yayımlanmayacak kadar yetersiz. Bir yazarın en zayıf noktasının ait olduğu dil olması kadar vahim bir şey olabilir mi?

Türkiye’de insanlar yazarken, konuşurken, telaffuz ederken, cümle kurarken tutarsız ve dile zarar veren işler yapıyor. Dil yanlışlarının biricik savunucusu TDK da dil konusunda yeterli müdahale imkânlarından mahrum. Anayasa sorumluluk bahsinde kurumu işaret ederken çalışma, üretim ve imla konusunda yapıp edeceklerini düzenleyen yeterli ve düzgün yasal bir imkâna sahip değil. Yeterli kadro istihdamı ve bütçe kullanımı ile uzman ve araştırmacı çalıştıracak yasal dayanakları da sınırlı.

Türkçe, Türkiye'nin en zor meselelerinden biri. Enflasyon, ekonomi, geçim, eğitim kadar! Eğitim, kültür, entelektüel birikim, nitelikli bilim(…) için Türkçeye, doğru ve yeterli bir Türkçeye ihtiyaç var. Bunu ekran ve görsel medya züppeliklerine kurban edecek nesli gönüllü olarak anaokulundan başlayarak yetiştirirsek bu ülkenin üniversitesine yönetici atama kararnamelerini imzalarken çocuklarımızın(!) tepkilerini hesap etmeye başlarız. Dilin olumlu ve olumsuz etkilerinin, zihin inşasının hayatın ilk yıllarından başladığını aklımızın bir yerlerine not etmek gerek.

1845’te Encümen-i Daniş ile başlayan dil, alfabe, sadeleştirme, özleştirme, tasfiye tartışmalarına rağmen hâlâ dilde istikrarlı bir noktaya gelemedik. Her bir meseleyi kendi içinde abartarak uyguladığımız için de başarısızlığı yaşadık. Halk dili anlasın diye ürettiğimiz/uydurduğumuz kelimeler halka daha komik ve anlaşılmaz geldi. Bu gün geldiğimiz noktada da egemen büro dili İngilizce lehine kelimelerimizi bozmak, onların yazdığı gibi yazmaya çalışmak ve kelimelerimizi onların telaffuzuyla seslendirmek gönüllü köleliğinin ayrıcalığına talip olmuşuz gibi.    

Cadde ve sokaklarda Türkçe kelimeler bile İngilizce yazılır oldu. Hatta bazı İngilizce kelimeleri Türkçe ile birleştirip melez kelimeler üretmeye başladık. Bu yeni “çakma, uydurma, neseb-i gayrisahih” kelimelerin hiçbir dilde karşılığı da yok. Özellikle sağlık sektörü bu tür nesebi meçhul uydurma kelimelerle sağlıkta marka olmaya çalışıyor. Türkçesi “Ölüm Anıtı” olan sağlık kurumu da var.

İngilizcedeki Türkçe kelimelere dair (Material for a Study of Turkish Words in English) isimli bir makaleyi ana hatları ile gözden geçirdiğimizde İngilizceye bir şekilde geçmiş Türkçe kelimeleri nasıl kullandıklarına net bir biçimde tanıklık ediyoruz. Makalede Türkçeden aktarılan kelimelerin kendi dillerindeki yazılış ve okunuş biçimine dönüştürüldüğünü görüyoruz. Birkaç örnek tartışmanın zihnimizde netleşmesi için yeterli olacaktır.

Türkiye ve Türk kelimesi İngilizcede Turk, Turkey, Turkish şeklinde karşılık bulurken; Fransızcada Turqie şeklinde karşımıza çıkar. Bu arada Türkiye’de bile yakın zamana kadar “TURKEY” olarak yazdığımızı hatırlayalım. Kımız (=koumiss); Hakan (khakan, chagan, khan, chagan); yüzbaşı (=yuzbashi); tüfekçi (=tufenkji); ağa (=agha); bomboş (=bambosh); paşa (=pahsa); başıbozuk (=bashi-bazouk); kalpak (=calpac, kalpack); komitacı (=comitadji); derviş (=dervısh); efendi (=effendi); Ayşe (=Ayesha); konak(=qonaq); Osmanlı (=Ottoman-Ottomanean); papuç (=pabouch); Türkmen (=Turcoman); yoğurt (=yaourt-yoghurt). Kelimeler çoğaltılabilir; ancak çoğaltmaya gerek yok, sokaklarımız örneklerden geçilmiyor.

Bu günden tezi yok kimi yabancı isim ve yer isimlerini Türkçe telaffuzu ile yazmaya ve aktarmaya çalışalım. İngilizce isim, kelime, coğrafi yer isimlerini Türkçenin sesi/telaffuzu ile yazıp, orijinalini parantez içinde yazarak dilimize sahip çıkalım. Bu ülke insanlarının tamamı dünya dillerinin tamamını bilmeye mecbur ve muktedir değildir. İngiliz yazar Şekspir [Shakespeare] örneğinde olduğu gibi. Bunun Türkçenin fonetiğinin korunmasına katkı sağlayacağına ve okurken gereksiz gevezelikleri önleyeceğine inanıyoruz.

Dil yoksa anlatacağınız, anlayacağınız, işiteceğiniz hiçbir şey olmayacaktır.