Türkiye’de bazı kelimeler vardır; masum gibi görünür ama altı dinamittir.
“Umut hakkı” da onlardan biridir.

Kulağa yumuşak gelir.
Hukuk soslu, insan hakları ambalajlıdır.
Ama konu Abdullah Öcalan olunca, o kelimenin arkasında umut değil; hesap vardır.

Soruyu açık soralım:
Öcalan için umut hakkı gelmeli mi?

Cevabı da açık verelim:
Hayır. Hem de en net hâliyle hayır.

Bu Bir Ceza Dosyası Değil, Bir Devlet Dosyasıdır

Öcalan dosyası, herhangi bir mahkûmun dosyası değildir.
Bu dosyada yalnızca bir isim yoktur;
– on binlerce şehidin kanı,
– binlerce yetimin eksik kalan hayatı,
– bu ülkenin birlik fikrine doğrultulmuş silah vardır.

Bugün hâlâ dağda silah varken,
bugün hâlâ şehirlerde örgüt hücreleri yakalanırken,
bugün hâlâ gençler kandırılıp ölüme sürülürken;

hangi vicdan,
hangi hukuk,
hangi devlet aklı
bu dosya için “umut” kelimesini telaffuz edebilir?

Umut Hakkı, Silah Bırakılmadan Konuşulmaz

Şunu netleştirelim:
Umut hakkı, şiddetin bittiği yerde konuşulur.
Silah bırakılmadan, örgüt feshedilmeden, ideolojik bağ kopmadan umut olmaz.

Aksi hâlde verilen şey umut değil, mesajdır.

O mesaj da şudur:

“Silah elindeyken bile masaya oturabilirsin.”

Bu mesaj, devleti güçlendirmez.
Bu mesaj, terörü cesaretlendirir.

Devlet Aklı Burada Dur Der

Bugün TBMM’de konuşulan “Terörsüz Türkiye” süreci;
– sandığı güçlendirmeyi,
– seçilmiş iradeyi korumayı,
– terörün zeminini kurutmayı hedefliyor.

Kayyum düzenlemesi de bunun parçası.
Devlet diyor ki:

“Sandığı koruyarak terörü zayıflatırım.”

Öcalan için umut hakkı tartışması ise bu çizgiyi bozar.
Devletin kurduğu dengeyi altüst eder.
Şehit ailesine, gaziye, bu ülkenin hafızasına ‘sizi anladım ama geçiyorum’ demek olur.

Devlet bunu yapmaz.
Yaparsa, devlet olmaktan çıkar; tereddüt eden yapıya dönüşür.

Toplumun Vicdanı Yok Sayılamaz

Hukuk, toplumdan kopuk bir matematik değildir.
Bu ülkede hukuk, vicdanla birlikte yürür.

Bugün böyle bir adım:
– toplumu rahatlatmaz,
– normalleşme getirmez,
– tam tersine devlete olan güveni sarsar.

Devlet aklı şunu bilir:
Toplumun hazır olmadığı bir “hukuki hamle”, adalet üretmez; kırılma üretir.

Evet, Türkiye terörsüz bir geleceği inşa ediyor.
Evet, demokratik alan genişliyor.
Evet, sandık güçleniyor.

Ama bu süreç:
– terörün liderini merkeze alma süreci değildir,
– şehitlerin hatırasını tartışmaya açma süreci hiç değildir.

Umut, silah bırakan içindir.
Umut, örgütle bağını koparan içindir.
Umut, bu devlete karşı silah doğrultmamış olan içindir.

Bu dosyada umut yoktur.
Bu dosyada hesap kapanmıştır.

Ve devlet, kapattığı hesabı
bir daha açmaz.

XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX


SANDIĞIN HAYSİYETİ DEVLETİN AKLI

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bugün sessiz ama tarihî bir süreç yürüyor.
Adı yüksek sesle söylenmiyor belki, manşetlerde bağırmıyor; ama etkisi yıllar sürecek bir adım bu. Kayyum uygulamasına ilişkin yeni bir yasal düzenleme Meclis’te şekilleniyor. Ve bu düzenleme, sadece bir idari teknik değil; devlet ile millet arasındaki ilişkinin yeniden tarifidir.

Bu sürecin sembol cümlesi ise Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’den geldi:
“Ahmetler makama.”

Bu cümle, rastgele söylenmiş bir siyasi jest değildir.
Bu cümle, devletin hafızasından süzülmüş bir denge çağrısıdır.

Bahçeli’nin işaret ettiği isim, yıllar boyunca kayyum tartışmalarının merkezinde yer alan Ahmet Türk’tür. Bir isimden çok daha fazlası…
Bir dönemin, bir bölgenin, bir meselenin sembolüdür.

Ve bugün TBMM’de konuşulan yeni düzenleme, işte tam bu sembolün etrafında şekillenen devlet aklını yansıtmaktadır.

Devlet şunu söylüyor:

“Terörle mücadele tavizsizdir.
Ama seçilmiş irade de hoyratça yok sayılacak bir ayrıntı değildir.”

Yeni kayyum düzenlemesiyle hedeflenen şey tam olarak budur.
Kayyum, artık sürekli bir refleks değil; açık şartlara bağlı, sınırlı ve denetimli bir istisna olacaktır.

TBMM’de yürüyen bu çalışma, seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınmasının ancak somut, ispatlanmış ve yargı denetimine açık durumlarda mümkün olmasını öngörüyor. Yani sandık, ilk kez bu kadar net bir şekilde yasanın merkezine yerleştiriliyor.

Ahmet Türk Meselesi Neden Önemli?

Çünkü Ahmet Türk, bu ülkede kayyum meselesinin en çok konuşulan ama en az doğru anlaşılan figürlerinden biridir.

Devlet, bir yandan terörle arasına mesafe koymayan yapılara karşı kararlılığını sürdürürken;
öte yandan, sandıktan çıkan iradenin topluca yok sayılmasının neye mal olduğunu da gördü.

İşte “Ahmetler makama” çıkışı, bu muhasebenin sonucudur.
Bu, bir kişiye özel af ya da ayrıcalık değil;
bir ilkenin ilanıdır:

“Seçilmiş irade, suç ispatlanmadan yok edilemez.”

Şöyle ifade edeyim…

Kayyum, bir güvenlik tedbiridir.
Ama güvenlik tedbirleri, hukukun yerine geçemez.

Bir seçmenin, oy verdiği belediye başkanının hiçbir yargı kararı olmadan görevden alınması;
devlete güç katmaz.
Devleti, seçmenin gözünde mesafeli ve soğuk bir aygıta dönüştürür.

Oysa devletin gücü, korkutmasından değil;
adaletli olmasından gelir.

Bugün Meclis’te atılan adım, tam da bu nedenle önemlidir.
Bu düzenleme, “terörle mücadele” ile “demokratik meşruiyet” arasında yeniden bir denge kurma iradesidir.

Değerli dostlar…
Terörsüz Türkiye hedefi, sadece silahların susması değildir.
Terörsüz Türkiye;
sandığın, dağın gölgesinden kurtulmasıdır.

Devlet artık şunu biliyor:
Sandığın zayıfladığı yerde, silah güçlenir.
Sandığın itibarı arttıkça, örgüt zemin kaybeder.

TBMM’de başlayan bu kayyum düzenlemesi, işte bu yüzden bir hukuk metninden ibaret değildir.
Bu, devletin kendi reflekslerini yeniden gözden geçirmesidir.
Bu, “ben hem güçlüyüm hem adilim” deme cesaretidir.

DEMEM O Kİ;

Devlet, seçilmişe sahip çıktıkça büyür.
Sandık, korundukça terör küçülür.

Ve bugün Meclis’te yazılan her satır,
yarın bu ülkenin birlikte yaşama iradesine dönüşecektir.

Sandığın haysiyetini koruyan devlet,
hem güvenliği sağlar
hem geleceği inşa eder.

XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

KAÇACAK YER KALMADI: DOSYALAR AÇILIYOR

Yıllarca kaçtılar.
Bir ülkeden öbürüne…
Bir pasaporttan diğerine…
Bir “mağdur” hikâyesinden başka bir yalan dosyasına…

Ama artık kapılar kapanıyor.

Yunan basını yazdı, rakamlar konuştu:
15 Temmuz’dan sonra FETÖ mensubu olarak Yunanistan’a sığınanların oturum izinleri uzatılmıyor.
İltica hakkı iptal edilen Türk vatandaşı sayısı bir yılda 44’e çıktı.
Önceki yıllarda bu sayı 1 ya da 2 idi.

Bu bir tesadüf değil.
Bu, dosyaların açıldığının ilanıdır.

Kimler Bunlar? Tanıyalım.

Birinci tip:
“Ben sadece yazıyordum”cular.
– Örgütün medya ayağında görev almış,
– Manşetle algı üretmiş,
– Darbeye zemin döşemiş,
sonra Avrupa’da “basın özgürlüğü” masalına sığınmış tipler.

İkinci tip:
“Akademisyendim” diyenler.
– Örgütün hücre evlerinde eleman devşirmiş,
– Himmet listeleri tutmuş,
– Öğrenci görünümlü kadroları yurtdışına taşımış isimler.

Üçüncü tip:
“Esnafım, iş insanıyım” diyenler.
– Parayı toplamış,
– Parayı aktarmış,
– Parayı aklamış.
Sonra bavulunu alıp “ticari iltica”ya çıkmış olanlar.

Dördüncü tip:
“Devlet memuruydum ama kandırıldım” masalcıları.
– Emir komuta zinciriyle hareket etmiş,
– Talimat almış,
– Talimat vermiş,
sonra “ben de mağdurum” diye dosya dizmiş olanlar.

Hepsi tanıdık.
Hepsi aynı hikâye.
Hepsi artık aynı soruyla yüz yüze.

Avrupa Ne Zaman Uyandı?

Avrupa saf değil.
Sadece işine gelene kadar kör.

Ama dosyalar kalınlaştığında,
istihbarat raporları üst üste geldiğinde,
örgütün başka ülkelerdeki bağlantıları görünür hâle geldiğinde;

işte o zaman “muhalif” dedikleri yapı,
bir anda “güvenlik riski” oluverdi.

Yunanistan’ın yaptığı tam olarak budur.
Söylenmeyen cümle şudur:

“Bu insanlar sandığımız gibi değilmiş.”

Masal Bitti, Defter Kapanıyor

Bugün uzatılmayan bir oturum izni,
yarın iptal edilen bir iltica,
ertesi gün üçüncü bir ülkeye kapalı kapı demektir.

Çünkü FETÖ’nün en büyük yalanı çöktü:
“Bizi her yerde kabul ederler.”

Hayır.
Devletler, terörle bağı netleşmiş yapıları sonsuza kadar taşımaz.

15 Temmuz’un dosyası kapanmadı.
Sadece uluslararasılaştı.

Ve şimdi o dosya,
kaçtıkları her ülkede
önlerine konuyor.

Kaçacak yer kalmadı.
Masallar bitti.
Dosyalar açıldı.

Sırada ne var biliyor musunuz?

Hesap.