Değişim, yaratılışın ta kendisidir; akan su gibi, esip geçen rüzgar gibi, tohumdan fidana uzanan hayat gibi.

Ama bu çağın değişimi başka türlü bir acelecilik taşıyor içinde; koşturur gibi, soluksuz, durup nefes almadan, geride ne bıraktığına bakmadan.

Öyle bir hız bu ki, dünün hatıraları bugünün yabancısı oluyor; çocukluğumuzun sokakları, o sessiz akşamüstleri, o yavaş akan zamanlar birer sürgün belleği gibi duruyor şimdi içimizde.

Yaşlandık belki; ama asıl mesele yaşlanmak değil, değişimin bizi geçip gitmiş olması.

Heyecan verici bir şey bu hız, şüphesiz; nereye varacağını merak ettiriyor insanı, hangi ufka açılacağını düşündürüyor.

Lakin aynı zamanda tedirgin ediyor da; çünkü değişen sadece araçlar, usûller, teknikler değil artık; insanın özü, fıtratı, insan oluşunun temeli de değişiyor, aşınıyor, yok oluyor.

İnsanı insan kılan o değişmez özellikler - merhamet, vefa, sabır, edep, utanma, sükûnet - birer birer terk ediliyor, sanki ilerlemenin önündeki engelmişçesine.

Her kazanımın altında bir kayıp yatıyor; hız kazandık, tefekkürü kaybettik; bağlantı kazandık, sohbeti kaybettik; bilgiye ulaştık, hikmeti kaybettik.

Daha tehlikelisi şu ki, kaybederken kazandığımızı sanıyoruz; elimizden çıkanı görmüyor, eline geçeni büyütüyoruz.

Kaybettiğini bilen insan bir gün durur, geriye bakar, hatayı görür ve belki döner; pişmanlık ona yol gösterir, vicdan ona el uzatır.

Ama kaybederken kazandığını düşünen insan asla dönmez; çünkü ona göre kayıp diye bir şey yoktur, sadece ilerleyiş vardır, sadece çağa ayak uydurmak vardır.

Oysa Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) buyurmuştur: "İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olanıdır."

Bu fayda, insanı insanlıktan soyutlayarak, ruhunu tüketerek, özünü eritererek elde edilemez; ne pahasına olursa olsun aranmaz böylesi bir kazanç.

İnsanın insanlığını yok eden her fayda aslında zarardır; her kazanım hüsrandır; her ilerleme gerilemedir.

Değişim elbette gereklidir; ama değişmeyen bir merkezi olmayan değişim, insanı sürükler, götürür, bir yere atar bırakır.

O merkez, o sabit nokta, o hiç değişmeyen mihver: insanın yaratılış gayesi, kulluk şuuru, ahiret bilincidir.

Çocukluğumuza duyduğumuz özlem, sadece yaşlanmanın getirdiği bir nostalji değildir; o özlem, kaybettiğimiz yavaşlığa, o kaybettiğimiz sükûnete, o kaybettiğimiz berraklığa duyulan hasrettir.

Değişim bizi geçip giderken, hiç olmazsa neyi taşıyacağımızı, neyi bırakmayacağımızı bilmeliyiz.

Çünkü insanın insanlığını harcayarak vardığı yer, ne kadar parlak görünürse görünsün, aslında bir harabedir.