Bir an için 1858'e gidelim..

Okyanus, o günlerde yalnızca iki kıtayı ayıran uçsuz bucaksız bir su kütlesi değildi. Aynı zamanda haberlerin önündeki en büyük engeldi. Bir mektubun Amerika'dan Avrupa'ya ulaşması günler sürüyor, dünyada olup bitenler kıtalar arasında ağır ağır dolaşıyordu.

Sonra okyanusun dibine bir kablo uzatıldı. 16 Ağustos 1858'de İngiltere Kraliçesi Victoria ile ABD Başkanı James Buchanan arasında telgraf mesajları gönderildi. Mesajın karşı kıyıya ulaşması yaklaşık 16 saat sürdü. Bugün için inanılmaz yavaş, o gün için ise baş döndürücü bir hızdı. Çünkü ilk kez okyanus, haberleşmenin kaderini belirleyen aşılmaz bir engel olmaktan çıkmıştı.

Kablo kısa süre sonra arızalandı. Fakat asıl mesele zaten kablonun ne kadar dayanacağı değildi. İnsanlık artık kıtaları birbirine bağlayabileceğini görmüştü.

168 yıl sonra bugün, aynı hikâyenin çok daha gelişmiş bir aşamasındayız. Artık mesajlarımız yalnızca kabloların içinden değil; fiber optik ağlardan, baz istasyonlarından ve uzaydaki uydulardan geçiyor. Televizyon yayınları binlerce kilometre öteden evlerimize ulaşıyor. Üstelik bütün bunlar, çoğu zaman nasıl gerçekleştiğini düşünmeye bile gerek bırakmadan oluyor.

*

Türkiye'de Türksat 3A'nın televizyon ve radyo yayıncılığındaki döneminin sona ermesi de bu büyük dönüşümün bir parçası.

İlk duyulduğunda insanın aklına doğal olarak şu soru geliyor: “Çanak anteni değiştirecek miyiz?

Hayır..

*

Çünkü yayınlar yine 42 derece Doğu yörünge konumundan geliyor. Değişen, antenin baktığı yön değil; yayınların gökyüzündeki adresi ve kullanılan frekanslar... Yeni nesil cihazlarda bu geçiş büyük ölçüde otomatik gerçekleşirken, bazı eski uydu alıcılarında yeniden kanal taraması yapmak gerekebiliyor. Yani çatıda görünen hiçbir şey değişmiyor; fakat televizyonun görünmeyen bağlantı noktası yenileniyor.

Aslında teknolojinin doğası da tam olarak böyle..

Eski bir sistem çoğu zaman bir gecede yok olmuyor. Yerine yenisi geliyor, kapasite artıyor, altyapı sessizce değişiyor ve biz yalnızca ekrandaki görüntünün devam ettiğini görüyoruz. 1858'de okyanusun altından geçen telgraf kablosu neyse, bugün gökyüzündeki uydular da onun çok daha gelişmiş devamı.

Bir zamanlar kıtaları birbirine yaklaştırmak için denizin dibine kablo döşemek gerekiyordu. Bugün aynı iletişim ağı denizlerin altında, karada ve uzayda birlikte çalışıyor. Belki 168 yıl sonra insanlar 2026'ya baktıklarında bizim 1858'e baktığımız gibi şaşıracak. Çünkü teknoloji değişiyor, ama insanlığın isteği değişmiyor:

Daha hızlı iletişim kurmak, daha uzağa ulaşmak ve mesafeyi biraz daha küçültmek.

Bir telgrafın ucunda başlayan yolculuk, bugün uydulara kadar ulaştı. Ve belli ki hikayenin sonu hâlâ yazılmadı... Hız kesmeden devam ediyor...