İYİ Parti Mersin Milletvekili Burhanettin Kocamaz’ın, kendisini “Mersin TEM Müdürü” olarak tanıtan dolandırıcılara yaklaşık 70 milyon TL değerinde para, döviz ve altın teslim ettiği iddia ediliyor. Haberlere göre dolandırıcılar, “FETÖ operasyonunda kimliğiniz çıktı” diyerek Kocamaz’ı paniğe sürükledi; ardından “gizli operasyon” bahanesiyle para ve altınları aldı. Şüpheliler daha sonra İstanbul’da yakalandı.

Fakat bu dosyanın asıl sorusu dolandırıcılığın kendisi değil. Asıl soru şu: Bir milletvekili, hele ki yıllarca belediye başkanlığı yapmış, protokolde karşılığı olan, valiye, başsavcıya, emniyet müdürüne, asayişe, TEM’e doğrudan ulaşabilecek bir isim; neden telefonu kapatıp tek bir resmî makamı arama ihtiyacı duymadı?

Normal bir vatandaş böyle bir tuzağa düşse, mesele “telefon dolandırıcılığı” diye okunabilir. Ama burada mağdur sıradan biri değil. Koruması olan, siyasi kimliği olan, devlet protokolünü bilen, güvenlik bürokrasisinin nasıl çalıştığını bilmesi gereken bir milletvekili var. Buna rağmen “FETÖ” kelimesi duyulur duyulmaz 10 kilo altın, döviz ve nakit paranın teslim edilmesi, kamuoyunun zihninde çok daha ağır bir soru doğuruyor: Bu yalnızca korku mu, yoksa adı anıldığında paniğe yol açan başka bir hassasiyet mi?

Çünkü FETÖ adı, Türkiye’de sadece bir örgüt ismi değildir; aynı zamanda geçmiş ilişkiler, temaslar, dosyalar, arşivler ve siyasi kariyerler üzerinde gölge oluşturabilecek ağır bir başlıktır. Dolandırıcıların bu ismi özellikle seçmesi tesadüf olmayabilir. Burada soru şudur: Kocamaz, gerçekten profesyonel bir dolandırıcılık senaryosuna mı kandı; yoksa “FETÖ soruşturması” denildiğinde açıklamakta zorlanacağı bir şeyler olabileceği endişesiyle mi panikledi?

Bu olay artık yalnızca adli bir dolandırıcılık vakası olarak kapatılamaz. Cevaplanması gereken sorular bellidir: Arayan numara neden teyit edilmedi? Mersin Valiliği, Emniyet Müdürlüğü, Başsavcılık neden aranmadı? Bir milletvekili, devlet adına hareket ettiğini söyleyen kişilere 70 milyon TL’lik serveti hangi psikolojiyle teslim etti? Ve en önemlisi: Dolandırıcılar neden özellikle “FETÖ” kartını kullandı?

Bu dosyada para bulundu, zanlılar yakalandı; ama asıl mesele hâlâ ortada duruyor. Bir milletvekilinin devlet mekanizmasına değil, telefondaki sahte sese inanması; siyasetin, güvenlik refleksinin ve kişisel geçmiş korkularının birlikte sorgulanması gereken çok daha büyük bir tabloyu önümüze koyuyor.

***

TRUMP–MELONI HATTINDA ÇATLAK SESLER

Bir dönem Avrupa’daki en güçlü müttefiklerinden biri olarak görülen İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ile ABD Başkanı Donald Trump arasında son günlerde yaşanan söz düellosu, sadece iki lider arasındaki kişisel bir gerilim olarak okunamaz. Tartışmanın merkezinde aslında Avrupa’nın güvenlik algısı, İran politikası ve Washington’un müttefikleriyle kurduğu ilişki biçimi bulunuyor.

Trump’ın, “İran nükleer silah kullanırsa İtalya da hedef olabilir” şeklindeki çıkışı, Roma’da bir güvenlik uyarısından çok bir siyasi baskı olarak algılandı. Meloni’nin buna verdiği “Nükleer silahı bugüne kadar kullanan tek ülke ABD’dir” cevabı ise alışılmış diplomatik nezaket sınırlarının dışına çıkan sert bir karşılıktı. Bu sözlerle Meloni, hem İtalya’nın bağımsız dış politika iddiasını vurguladı hem de Avrupa kamuoyunda giderek büyüyen Amerikan müdahaleciliği eleştirilerine ses vermiş oldu.

Gerilimin temelinde, Trump’ın Avrupa’yı güvenlik konusunda daha fazla risk almaya zorlayan yaklaşımı ile Meloni’nin İtalya’yı büyük güçler arasındaki çatışmanın ön cephesi haline getirmek istememesi yatıyor. Özellikle İran konusunda Washington’un kullandığı sert dil, enerji ve ticaret açısından Ortadoğu’ya bağımlı Avrupa ülkelerinde rahatsızlık yaratıyor. Meloni, Atlantik ittifakına bağlılığını korurken İtalya’nın doğrudan bir savaşın parçası gibi gösterilmesine de mesafe koyuyor.

Bu tartışmanın kısa vadede NATO veya ABD-İtalya ilişkilerinde bir kırılmaya yol açması beklenmese de, Avrupa’da yükselen “stratejik özerklik” fikrini güçlendirebilir. Eğer Trump yeniden Beyaz Saray’da daha sert ve tek taraflı bir dış politika izlerse, Meloni gibi geleneksel olarak Washington’a yakın liderler bile ulusal çıkarlarını önceleyen daha bağımsız bir çizgiye yönelebilir. Bu nedenle yaşananlar bir polemikten çok, Atlantik ittifakının geleceğine dair daha büyük bir tartışmanın işareti olarak görülmeli.