"Ve Kudüs'ü terkettiğin o ikindi/ Birinci Cihan Harbi günü vakti/ Kan sızdırıyor kaburga kemikleri/ Karlı dağlardan indirdiğin atların/ Bir evde perdeyi indiriyor bir kadın/ Mahşerin perdesini kıyametin perdesini/ Ağlıyor yere inen saçları” Sezai Karakoç.
Tarihleri süresince sürgüne maruz bırakılan, gittikleri yerlerde köleleştirilen ve her türlü kötülüğü yaşamaya zorlanan Yahudiler, tarihlerinin en müreffeh ve huzurlu yıllarını Endülüs ve Osmanlı topraklarında insanca yaşadılar. Endülüs Avrupalılar tarafından yağmalandığında, Yahudiler Müslümanlarla birlikte İber Yarımadası’ndan kovulduklarında Avrupa ve Macaristan’a yerleşen ve en çok da Osmanlı Balkanı’nda yaşayanların, kendilerine zulmedenlerle iş birliği yaparak intikamlarını tıpkı Auschwitz kampındaki gibi mazlum Gazze’den alma mantığını anlamak mümkün görünmüyor. Endülüs’ten atalarını sürgün ederek Amerika’yı keşfedenlerle, dedelerini Auschwitz’de yakan Avrupalıların uçak ve bombaları ile mazlum sivilleri yakan zalimler, 1900’lerin başından başlayarak işgal ettikleri Kudüs ve Filistin topraklarını hangi meşru hukukla çiğnemeye devam ediyorlar?
Keşiflerle başlayan işgal ve zulüm tarihinin bir kısım mağdurunun efendileriyle iş birliği yaparak, kan ve savaş üzerinden meşruiyet araması, zulmün ve zalimin ektiği öç tohumunun yeşermesinden ibarettir. BM kontrolündeki hastane, okul ve sivil yapıların ölçüsüz, insanlık duyarlığından uzak bir açlıkla bombalanması dün olduğu gibi yarın da İsrail’e meşruiyet ve haklılık kazandırmayacaktır.
Dün Endülüs ve Gelibolu önlerinde gördüğümüz iş birlikçi zalimlerin bugün aynı duyarlılıkla Gazze önüne demir atması, bilmediğimiz hangi Bağdat’ın, Bosna’nın, Şam’ın, Kâbil’in ve İslam coğrafyasındaki mazlumun ölümü için namlularına mermi sürmektedir? Dünyanın en büyük ve en donanımlı uçak gemisinin gövde uzunluğu, açık hava hapishanesi Gazze kıyılarından daha fazla. Ekindeki ‘destroyer’ ve diğer gemilerle, Filistin topraklarındaki huzursuzluğun ve zulmün mimarı İngilizlerin filoya eklenecek gemilerini hesaba katmadan meseleye baktığımızda bile zalimlerin zulmünün ölçüsünü kavramaya başlayabiliriz. Bu savaş neyin ve kimin, kim için savaşı? Tecrit edilmiş, açlığa ve zulme maruz bırakılmış açık hava hapishanesi Gazze’nin hemen yanı başında Rock Müzik Festivali düzenleyerek açlık ve tecritle yaşayanlarla dalga geçenlerin cenazelerini almaya mı geldi bu donanma? Bu festival Auschwitz’de eğlenen Nazi subaylarına bir nazire olarak mı düzenlendi? Nazilerin zulmünün intikamını mazlum Filistinlilerden almak niye? Ve bir hapishaneyi ablukaya almanın savaş hukukunu bilen var mı?
Siyonist ilan etti: “Gazze’de taş üstünde taş ve insanların mahremiyetini örten evler olmayacak. Ve bir çağ Kerbela’sı yaşanacak Gazze’de.” Ve her çocuk su vanasını kapatan ifrit siyonistin zulmünden şehit olacak. Gazze şehri toprak ve molozdan bir şehirdir artık. Amerika üretimi çelik kanatlıların gökten fosfor ve uranyumdan bombalar bıraktıkları, acımasız Yahudi askerlerin hedef gözetmeksizin tetik düşürdükleri, Amerika ve İngiliz gemilerinin vicdanı sızlayan insanların yardım eli uzatmalarını engelledikleri sığınaksız bir şehirdir Gazze. Ve Gazze, düşen bombaların anne rahmindeki çocukların beynini parçaladıkları ateşten ve baruttan bir şehirdir. Kerpiç ve briketten evlerin tanklar tarafından yerle bir edildiği şehrin adıdır Gazze! Binlerce yıldır oturdukları yurtta kalmak için direnen insanlara karşı uygulanan vahşet karşısında BM neye ve kime kulak kesildi?
Sezai Karakoç merhumun ifadesiyle “Roma'nın, Babil'in, Asur'un ve Firavunların/ Ve nice milletlerin zulmünü görenler tarafından/ Zalime olan öcünü mazlumdan almak/ Zalim olmak ve en zalim olmak/ Ve artık ne İbrahim ne Yakup ve ne Musa var/ Tersinden okunan Tevrat hükümleri/ Karaya boyanmış Mezmurlar” ifrit siyonisti besliyor. Musa’nın on emri, Süleyman Mabedi’ne defnedildi. Roma’nın mirasçıları ile iş tutuyor Yahudi olduğunu iddia edenler.
İnsanlığı karanlık Orta Çağ zihniyetine mahkûm eden Batı, 20’nci asrın yarım kalan intikamı için mi harekete geçti? Birlikte yaşamanın hukukunu asırlardır silah ve tehditle ölçüsüz bir şekilde yürürlükte tutan Batı’nın kurumsal bir örgüt olarak şekillendirdiği siyonist devlet eliyle Orta Doğu coğrafyasını kontrol etme çabasının anlaşılır ve kabul edilebilir bir ölçüsü kalmamıştır. Dünyanın yeniden ve bir arada yaşayabilmesinin biricik ölçüsü; her insanın inanç, derisinin rengi, konuştuğu dil ve ait olduğu etnisiteden bağımsız olarak insan kabul edilmesiyle mümkündür. Bu kabul noktasında olmayan hiçbir devlet, huzur ikliminin ve insanlık değerlerine sadakatle bir arada yaşamanın mimarı olamayacaktır. Ve her devlet “öteki devleti” kendisine eşit bir devlet olarak kabul edip diyalog kurmak zorundadır. İsrail, 1967 sınırlarına çekilmeli ve Asya’nın, Afrika’nın huzur destanı yeniden yazılmalıdır. Bu şartlarda birlikte yaşamak mümkündür ve bunu sağlamak insanlıktan bir iz taşıyan insanların biricik vazifesidir.