Kendi kendini sesiz ve dışarıdan görülemeyecek bir direnişle bitirirken sistemin altını oyup içini boşaltan zayıf ve umutsuz insanların infra-politikalarını ya da Hindistan örneğindeki en alt tabakanın madun siyasetini merceğe alacağım.
Hindistan’daki pasif direniş biçimlerini üç ana başlıkta konumlandıracağım.
Kast Sistemine Karşı "Gündelik Sabotaj": Hindistan, yüzyıllar boyunca dünyanın en katı sosyal tabakalaşma sistemlerinden biri olan Kast Sistemi ile yönetildi.
En alttaki "Dalitler" (Dokunulmazlar) ve düşük kasttan köylüler, üst kasttaki toprak sahiplerine (Zamindarlar) karşı açık bir direniş başlatamazlardı; çünkü böyle bir girişim köylerinin yakılması ya da katledilmeleriyle sonuçlanırdı.
O sebeple Hindistan'daki alt kastlar bin yıl boyunca egemenlere karşı "mırıldanarak direnme" yöntemini seçti.
Efendinin arkasından fıkralar ve aşağılayıcı mitler ürettiler.
Tarlada çalışırken bilerek işi yavaşlattılar, efendinin ürününden gizlice çaldılar (pilfering) ve dini festivalleri işten kaçmak için birer bahane olarak kullandılar.
Bugün Hindistan’daki tapınak çevrelerinde geçen yaşamların ve adeta bitip tükenmek bilmeyen o ritüellerin altında yatan en temel sebebin bu olduğunu iyi görmek gerekir.
Din ve dünya arasındaki ilişkinin şaştığı ve birilerinin de bunu alabildiğine bir istismar aracına çevirdiği farklı bir yaşam biçimi doğdu.
Üst kasların sömürüsünden kaçanlar bu defa da din adına sömürenlerin orantısız gücüne -manevi baskı olarak- teslim olmuş oldular.
Fiziken itaat ederken, zihnen ve ekonomik olarak sistemi sürekli kemirdiler.
"Mış Gibi Yapma" Siyaseti: Hindistan devleti, ormanlık bölgelerde yaşayan kabile topluluklarına (Adivasiler) veya yoksul köylülere modern tarım ve kalkınma programları dayattığında, halk devlete açıkça "Hayır, biz bunu istemiyoruz" demedi.
Bunun yerine devlet yetkilileri köye geldiğinde her şeyi kabul ediyormuş gibi yaptılar, evrakları imzaladılar fakat memurlar şehre döner dönmez kendi bildikleri geleneksel yöntemlere, kaçak tarıma ve ormanı devletten gizli kullanmaya devam ettiler.
James C. Scott buna "Mevzuata uymama yoluyla müzakere” diyor.
Demek oluyor ki güçlünün eli her zaman zayıfları yönetemiyor…
Kendimce bir sonuç denemesi
İşte bu tarz örnekler aslında en gerçek siyasetin gönüllere girmek olduğunun en net ispatıdır.
Zira en gerçek zayıflar, kendini çok güçlü hisseden zalimler, diktatörler ve faşistlerdir.
Çünkü en zayıfların silahları olan “silahsız pasif direnişler”in ya da infra-politikaların altında çökmektedirler; üstelik farkına bile varamadan, dışarıdan öldürücü bir darbe almadan.
İşte Osmanlı’nın, gönülleri fethetme siyaseti “İstimalet”, Ömer Lütfi Barkan’ın tanımıyla, “Kolonizatör Türk Dervişleri” eliyle işte tam da bu yüzden uygulandı.
Sırtınızı döndüğünüzde ya da orada olmadığınızda da emniyette olmanın garantisi, gönüllerde var olmakla ilgilidir…
Umudu yaşatan, daire-i adaleti tesis eden toplumlar, genç nesillerinin gönlündeki azim ve enerjiyi daima kor halde tutanlar olacaklardır…
Teknofest gençliği yüreğinde umut ateşi yanmış bir gençliktir…
Beytülmale uzanan hiçbir elin, makamını çıkarı için kullanan hiçbir sefihin bu ateşi söndürmesine izin verilmemesi gerekir…
Cumhurbaşkanımızın gösterdiği yüksek duyarlılık ise bu umudu yükselten en önemli kaynaktır…