Bugünlerde adeta yok olmuş izlenimi veren “iyi niyet” ilkesinin Doğu ve Batı medeniyetlerindeki hukuki, ahlaki izlerini biraz sürdükten sonra, kendi tarihimizi hatırlayarak aslında neyi kaybettiğimizi biraz göstermeye çalışayım.

Zira kötülük probleminin Batı felsefesindeki izleri de çok önemli bir hakikate tekabül ederken, bizi etkileme kapasitesiyle de dikkatimizde olmak zorunda.

Bu gerçekliğe rağmen biz, “önce iyilik” diyerek onun peşine düşmek istiyoruz.

İslam hukukunda “bona fides” kavramının tek bir kelimeyle birebir karşılığının olmadığını da hatırlatmak isterim: Belki de "Hüsnüniyet", "Emanet", "Sıdk (Doğruluk)" ve "Garezden/Suiniyetten Uzak Olmak" gibi kavramlar bir bütün olarak bu alanı doldurabilir.

İslam hukukunda "Ameller niyetlere göredir." evrensel fıkıh kaidesi, Mecelle M:2, niyetin hukuki sonuçlar doğurduğunu bize açıkça gösterir.

Bir kişinin, hakkını kullanırken başkasına zarar verme amacı gütmesi, iyi niyet eksikliği olarak kabul edilir ve fıkıhta yasaklanmıştır.

Zira zarar vermek de zarara zararla karşılık vermek de yoktur.

Ticari akitlerde de tarafların dürüst davranması, malın ayıbını gizlememesi, “bona fides” ilkesinin koruduğu dürüstlük kuralının, doğrudan İslam hukukundaki uygulamasıdır.

“Bona Fides”, toplumsal ilişkileri kurumsal ve hukuki bir güven üzerine inşa eder.

Bireyler, devletin ve kanunların "dürüstlük kuralını" koruyacağını bildikleri için yabancılarla veya büyük kurumlarla rahatça hukuki/ticari ilişkiye girerler.

Bu noktadaki güven, sistemin rasyonelliğinden ve iyi niyet kuralının mutlaka işleyeceği inancından beslenir.

İslam toplumlarında ise ayrıca içselleştirilmiş vicdan ve "Kul Hakkı" bilinci buna katkı sağlar.

Dolayısıyla Müslüman, sadece mahkemeden değil, ilahi adaletten de çekindiği için iki kere dürüst davranmak zorundadır.

Hukukun, “Ahde vefa ilkesi” de yine en temel ilkelerden biri olarak, iyi niyetli davranmayı pekiştirir.

İslam anlayışı güven kavramını, “Emanet” ilkesiyle finansın merkezine koyar.

Bona Fides ilkesi bireyi, devletin veya güçlü yapıların hakkı suistimal etmesine karşı koruyan bir kalkandır.

Dolayısıyla da kakların dürüstçe kullanılması zorunluluğu, Batı'da uzlaşmacı, hak arama kültürü gelişmiş ve şeffaf bir sivil toplum yapısı üretebilmiştir; en azından kendi toplumlarına karşı.

Hüsnüniyet ise Müslüman toplumlarda kolektif refahı ve karşılıklı yardımlaşmayı öncelerken, bireysel bir erdem olmanın ötesinde, toplumsal çözülmeyi engelleyen bir harca dönüşür.

Bu anlayış, Batı'daki gibi hak merkezli bir bireycilikten ziyade, ödev ve sorumluluk merkezli dayanışmacı bir toplumsal yapı üretmiştir.

Hüsnüniyetin ürettiği en temel kurumsal yapılardan biri Ahilik Teşkilatıdır kuşkusuz.

Ahilik, İslam toplumlarındaki fütüvvet (gençlik, mertlik, cömertlik) ideali ile emanet ve sıdk (doğruluk) ilkelerinin iktisadi hayata ete kemiğe bürünmüş halidir.

Batı'daki loncalardan en büyük farkı, sadece ekonomik bir çıkar grubu değil, yardımlaşmacı-ahlaki bir eğitim kurumu olmasıdır.

"Pabucunu dama atmak" ritüeli: Eğer bir esnaf, müşteriyi aldatırsa ya da kusurlu mal satarsa veya fahiş fiyat uygularsa, Ahilik divanı, esnafın ayakkabısını çatısına atardı.

Bu, o esnafın dürüstlüğünü (bona fides) kaybettiğinin toplumsal ilanıydı ve o kişi bir daha ticaret yapamazdı.

Serbest piyasanın suistimal edilmesini engellemek için fiyatlar önceden belirlenir, esnafın iyi niyeti, sadece kendi vicdanına bırakılmaz; aşırı kâr hırsı, toplumsal bir ayıp ve hukuki bir suç olarak kurumsallaşmış kurallarla engellenirdi.

Her ustanın ürettiği mal, denetçiler tarafından incelenirdi.

Bu, modern anlamda tüketicinin korunması ve piyasada objektif dürüstlük kuralının mutlak surette hâkim kılınması demekti.

Bu sebeplerle Ahilik, toplumda "sosyal sermaye" dediğimiz güven duygusunu zirveye taşımıştır.

Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’nin “bona fides” ya da hüsnüniyeti destekleyen evrensel ilkelerine de birkaç cümleyle bakmak iyi olacaktır.

Madde 2: "Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir." yani “Ameller niyetlere göredir.”

Madde 19: “Başkasına zarar vermek veya zarara zararla karşılık vermek yasaktır.”

Batı hukukundaki, "Hakkın suistimali yasaktır" (Abuse of Rights) ilkesinin tam karşılığıdır bu ilke.

Madde 45: "Beraat-ı zimmet asıldır." Yani (Suçsuzluk/Borçsuzluk karinesi.)

İnsanların doğuştan dürüst, iyi niyetli ve borçsuz olduğu varsayılır.

Aksini iddia eden (kötü niyeti veya borcu iddia eden) bunu ispatlamakla yükümlüdür.

O halde son bir soruyla yazıma son vereyim: Peki, ne oldu da bugün hüsnüniyetten önce suizanna, “Bona Fides”dan önce “Abuse of Rights”a yönelir hale geldik?”