37’ncisini geride bıraktığımız Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’ndan “iki sarsıcı” not kaldı.

*

Birincisi; yoksul dergiler ve küçük sahaflar için “parasız” tahsis edilen salondaki Rahşan Ecevit’in hüzünlü yalnızlığı…

Bir dönemin “muktedir” kadını, geçmişteki first lady, zamanında hürmet ve ikbal görmüş Bayan Ecevit, artık fark edilmeyecek kadar kenarda duruyor bir başına…

Biri kendisinden ‘imza istesin’ diye bekliyor; vefasızlığın tenha söyleşi masasında…

Etrafındaki pervaneler çoktan çekilmiş; hırs, kazanma ve önde olmak telaşıyla herkes günlük yaşarken, TÜYAP’ın köşesinden bir dram geçip gitti.

*

Diğeri ise okuma oranı düşük bir ülkede kitap fuarına olan ilginin yüksek olmasının tezatlığı… Otoyoldaki ‘sanal satın alıcıları’ görünce, Üstad’ın deyişi ile kollarımı makas gibi açarak, “Bir dakika, aranızda kitap okuyan var mı” demek geçiyor içimden…

Kitap fuarına akan insan seli arasından sanki bir ses, “Eskiden vardı, şimdi pek kalmadı. Okumasını bilenler gittiler. Geride kalanlar kitaptan başka şeyler okuyor” diyecek gibi hissediyorum üst geçitteki kalabalığa bakarken…

Öte yandan, derinliği olan eserler itibar görmezken; beri tarafta ticari kaygıyla ortaya çıkmış olanlara gösterilen aşırı ve gereksiz ilginin çarpıklığı okuma prototipimiz gibi.

O çarpıcı “ihtiyaç listesi” gözünüze çarpmıştır, hani kitabın 235. basamak ile matkaptan sonra geldiği sıralama…

*

Modern zamanların en büyük problemi, tüketim alışkanlığı belki de… Oysa bir kitap kapağı açmak insan zekâsını kibarlaştırdığı gibi, bütün sıkılganlıkları unutturacak keyif sunarak, tüketim çılgınlığını da ortadan kaldırıyor.

*

Kitabın satırlarından alıp ‘sosyal hesaplar’ üstüne çevirdiğimiz gözlerimiz, pusulasını kaybediyor adeta. Çok şey bildiğimizi sanıyor, hiçbir şey bilmiyoruz aslında. Düşüncelerin kaynağı kurutulurken, hayaller de körleşiyor, geriye sığlık kalıyor.

Bir süre telefonsuz, radyosuz, herhangi bir iletişim aracı olmadan ve konuşmak zorunda kalmadan, sadece okuyarak ‘kendisi olmaya’ çalışanlar bilir ki; yazanların yaşadıklarını dondurup cümlelere dökme çabası, tıpkı kendilerinin çiçekleri kurutup kitap yaprakları arasında ölümsüzleştirmesine benziyor.

*

Bütün gün bir odada oturup okumanın özgürlüğü, kütüphanelerin sonsuzluğu, kâğıdın, kalemin ve mürekkebin kokusuna duyulan sevgi gibisi yok aslında. Bir kitap almak, bir kitabı koklamak, bir kitaba dokunmak, bir kitap karıştırmak ve onu sevmekten başka ne iyileştirebilir ki insanı, 4 bin kahraman ile 4 bin defa yaşarken…

*

Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya tıpkı rüyadaki gibi bir türlü gidilemiyormuş da, kitaplarda altını çizdiğimiz satırlar, hayattaki o eksiklerimizi, yaralarımızı, sırlarımızı ele veriyormuş gibi gelir bana.

*

Gece; hastalara, huzursuzlara, bir de okuyanlara aittir diye düşünürüm. Radyodaki avutucu klasik müzik gecenin karanlığında, derinlerde bir yerde yankılanırken, rüzgâr camları sarsıyor, bir cılız ışık yanında dertliler de art arda sıralanmış sözcükler, satırlar ve sayfalarla konuşup mutluluk arıyor yalnızlık içinde…

Kitaplar, meçhullere gönderilmiş mektuplardır. Adresi olmayan, her yere dağılan, ulaşılmaz köşelere varan ve umutsuzluğu, yalnızlığı, kederleri paylaşan, iç sesi bastıran, aklımızdaki düşünceleri dağıtan iyilik haleleridir.