Geçtiğimiz günlerde 91 yaşında vefat eden çağımızın önemli Müslüman mütefekkirlerinden Çerkez asıllı Suriyeli Cevdet Said “Bireysel ve Toplumsal Değişimin Yasaları” ismiyle Türkçeye çevrilen kitabını "Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmeden Allah onların durumunu değiştirmez ve Allah insanlara [kendi kötülüklerinin bir sonucu olarak] bir felaket tattıracağı zaman hiçbir şey bunun önünde duramaz: çünkü onların, kendilerini O'na karşı koruyabilecek kimseleri yoktur" (Kuran:13/11 ) ayetini anlamaya ve anlamlandırmaya çalışarak yazmıştır. Bu ayet insan, toplum ve değişim modellemesi olarak da önem arz eder. Bu ayetin İbn Haldun’u ve fikri dünyasını inşa etmedeki tesiri dikkate alındığında günümüzde de fertlerin ve toplumların hangi saiklerle/dinamiklerle değişmesi gerektiği konusunda bize öncülük eder. Dini, toplumsal değişimin temel dönüştürücü gücü olarak kabul eden İbn Haldun, toplumların gelişimi ve değişimindeki etkilerinin önemi üzerinde durmuş, dini birleştirici bir unsur olarak asabiyetin/kavmiyetçiliğin üst basamağına koymuştur. Dine inanan ve hayatlarının bir parçası haline getiren hanedan ve toplumların dini zayıf olanlara galip geleceğini, üzerlerinde egemenlik kuracağını aksi hâlde (inançsızlık) toplumsal çözülmenin kaçınılmaz olduğunu yazmıştır.
Cevdet Said bir yerlerde terk edilen düşünce iklimini yeniden görünür kılma çabasındaydı. “Düşüncede Yenilenme”, farklı zamanlarda yapılan söyleşilerin bir araya getirildiği ve Said’in düşünce serüvenini özetleyen nehir söyleşi formatındaki eseridir. Diğer eserlerine bakma imkânı bulamayanlar bu söyleşiler demetinden çağımız tanığını tanıma imkânı bulabilirler. Müslüman dünyanın maruz kaldığı ferdi ve toplumsal değişim sonucu yaşadığı kimlik krizi, ruhî bunalımları, melezleşmeyi meşrulaştırarak yaşadığı çıkmazlara içeriden baktı. Siyaset, şiddet ve çağdaş İslâm düşüncesi konularındaki düşünceleri bu söyleşilerin çerçevesini oluşturuyor. Merhum Said; Cemalettin Afganî, Muhammed Abduh, Muhammed İkbal, Malik Bin Nebi ve Muhammed Esed gibi Müslümanca düşünmenin yeni kavramları üzerine kafa yoran isimlerle aynı yol üzere yürüdüğünü ihsas edercesine sıklıkla bu isimlere atıf yapar. İsimleri zikredilen Müslümanlar birer düşünür olarak, birer şöhret olarak göründüklerinden çok daha fazla meselelerimizi tartıştılar ve tartıştıkları tüm meselelerin ve cevaplarının izdüşümlerinin yaşadığımız ana düştüğünü görüyoruz. Cevdet Said, Müslümanların 19. ve 20. yüzyılda sormaya başladıkları, 21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bıraktığımız günümüzde hâlâ gündemde olan ve kimi dindar çevrelerin görmezden geldiği sorulara cevap arıyordu. 21. yüzyıl için de geçerliliğini koruyan meseleleri sorgularken yaşadığı zaman aralığına tanıklık ettiğinin şuurunda ve sorumluluğunda bir mütefekkir olduğunun da farkındaydı.
Batı adamının egemen tahayyülü ve Orta Çağ şarkiyatçı aklının ürettiği “şiddet ve teröre eğilimli” İslâm imgesi algısına fikri itirazlar yapan son kalelerden biriydi. Batı medyasının ülkelerinin siyasal tercihleri ve istihbarat örgütlerinin istekleri doğrultusunda ürettikleri imajlara mezhep çatışmalarını, bedenlerini şişleyen derviş görüntülerini, zincirlerle dövünerek tenlerinden kan akıtan ritüelleri, geri kalmışlık manzaralarını ve gerçeklikle örtüşmeyen iğfal edilmiş “İslâm” tasavvurunu pazarlarken; Müslümanlar bu cehalet ürünlerinin üretildiği gölge mekânlara saldırarak onların tezlerini meşrulaştıran eylemler yapıyor. Oysa din, yüzlerce yıllık tarihi birikim ve etkileşimlerden aldıkları ile birbirinden farklı coğrafya ve toplumlarda farklı biçimler alır. Bu durum İslam kadar diğer dinler için de geçerlidir. Hıristiyanlık mezheplerinin her birinin bugün birer din olarak yaşanmasının altında da bu gerçek var. Dini yekpâre bir “kültür” ve yaşama biçimi olarak anlamak, kabul etmek ve bu tekil bakış açısıyla ötekileştirmek insani ve ahlâkî değildir.
Müslüman toplumların maruz kaldığı, sebep olduğu veya dahil edildikleri politik-operasyonal-terör olaylarını doğru yöntemleri tercih ederek analiz etmek gerekir. Zihinleri ve kimlikleri uzun zaman önce oryantalistler eliyle iğfal edildikten sonra gönüllü köleliği benimseyerek oksidentalist olanların inşa ettiği melez zihnin ürettiği melez kimlikle yaşama sonucu olarak Müslümanlar ve Müslüman dünya, Batı karşısında uzun bir sükût dönemine girdi. Kelime, kavram ve ilmi aidiyetini kaybedince; tabi olduğu dünyanın dili, kültürü ve medeniyetinin kavramlarıyla düşünmeye, konuşmaya ve yazmaya başladı. Maruz kaldıkları dezenformasyon ve kimlik krizi sonucu kıblelerini kaybettiler ve yeni kıblelerini de bulamayarak umutsuzluk ikliminde yaşamaya başladılar. Umutsuzluk neticesinde kendilerini bulma yolculuğuna çıkan münevver küçük bir grup gayret ve çabalarına rağmen arzuladıkları başarıya ulaşamadılar.
Şiddet olgusunu Habil-Kabil anlatısına dayandıran Cevdet Said’in bütün eserlerini Kuran’dan bazı ayetleri anlama çabası olarak okumak ve düşünmek gerek.
Allah, rahmet ve mağfiret etsin.