İnsan günaha düşer.

Vicdan sızlar.

Normal olan nedir?

Tevbe eder.

Fakat nefis bazen daha kestirme bir yol arar.

Yanlıştan vazgeçeceğine, yanlışı yüzüne vuran hükmü susturmak ister.

Bediüzzaman Hazretleri’nin şu ikazı tam burada insanın karşısına çıkar:

“Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var.”

Bu söz ağırdır.

Çünkü insanın nasıl bozulduğunu tek cümlede anlatır.

Kur’ân-ı Kerîm, Firavun hanedanını anlatırken:

“Allah’ın âyetlerini inkâr ettiler; Allah da onları günahları sebebiyle yakaladı.” buyuruyor.

Masiyet…

İnkâr…

Ceza…

Üç kelime.

Aralarında ise insanın bütün serencamı saklı.

Adam gizli bir günah işliyor mesela.

Meleklerin gördüğünü biliyor.

Kirâmen Kâtibîn’in yazdığını da…

Her seferinde o kayıt karşısına dikiliyor.

Hicap duyuyor.

Önünde iki yol var.

Ya fiili terk edecek…

Ya şahidi.

Nefis ikincisini daha kolay buluyor.

“Acaba melekler gerçekten var mı?”

Buyurun ilk çatlak.

Dikkat edin…

Melaikenin varlığını reddetmek için yeni bir keşif yapılmadı.

Burhan çürütülmedi.

Hüccet yıkılmadı.

Sadece masiyet, şahidinden rahatsız oldu.

Sonra daire genişliyor.

Önce melek ağır geliyor.

Ardından ahiret…

Sonra hesap…

Sonra ceza…

Nihayet bütün bunları haber veren naslar.

İnsan hayatını imanına göre tanzim etmek yerine, itikadını yaşayışına göre budamaya başlayınca…

Neticeyi tahmin etmek zor olmasa gerek.

İlk gün:

“Allah affetsin, günaha girdik.”

Bir müddet sonra:

“Bu kadar da büyütmeyelim.”

Daha sonra:

“Bunun haram olduğuna dair yorum tartışılır.”

Ardından:

“Zaten o ayetin muradı başka.”

En sonunda…

Ayeti değiştiremeyince, ayete bakışını değiştiriyor.

Nefsin mahareti!

Önce insanı susturuyor.

Sonra vicdanı.

Ardından hükmü.

Bediüzzaman’ın, günah istiğfarla imha edilmezse “kurt olarak kalmaz, mânevî bir yılana dönüşür” ikazı da tam buraya oturuyor.

Çünkü temizlenmeyen hata, geçmişte kalmış bir fiil olarak durmuyor.

İçeride çalışıyor.

Kur’ân:

“Kellâ bel râna alâ kulûbihim mâ kânû yeksibûn.”

buyuruyor.

Kazandıkları şeyler kalplerinin üzerine rân, yani pas oluyor.

Pasın tabiatı da ibretliktir.

Demiri bir anda yemez.

İncecik başlar.

Sessizce yayılır.

Kalp de böyledir.

İlkinde acıtır.

Sonrakinde utandırır.

Bir müddet sonra ülfet başlar.

Arkasından müdafaa gelir.

Nihayet insan, yaptığından hicap duyacağı yerde…

Kendisini ikaz edenlerden rahatsız olmaya başlar.

Hatta öfkelenir.

“Sen benim hayatıma niye karışıyorsun?”

İşte o vakit iş, elin, gözün, dilin hududunu aşmıştır.

Akideye doğru yürümeye başlamıştır.

“Bir günah insanı nasıl küfre götürebilir?” diye hayret ediyoruz ya…

Aslında bu şaşkınlık, küfrün ne kadar büyük bir sukut olduğunu da gösteriyor.

Akıl:

“İnsan buraya nasıl iner?”

diye soruyor.

Cevap:

Birden inmiyor.

Basamak basamak.

Önce heva.

Sonra ısrar.

Ardından ülfet.

Daha sonra savunma.

Nihayet inkârı kolaylaştıran karanlık zemin…

İlâhî inayetten uzaklaştıkça nefis, insanın önüne başka kapılar açıyor.

Bu yüzden hatayı küçüklüğüyle ölçmek tehlikelidir.

Kıvılcım küçüktür.

Orman ondan büyüktür.

Delik küçüktür.

Gemi oradan su alır.

Bir şüphe de küçücük görünür.

Fakat nefis arkasına geçmişse…

Koca bir iman binasını kemirmeye başlayabilir.

İstiğfar bu yüzden yalnız amel defterini temizleyen bir kelime değildir.

Kalbin tahkimatıdır.

İmanın muhafazasıdır.

Nefsin açtığı gedikten içeri vesvesenin sızmasına karşı çekilmiş settir.

İnsan düşebilir.

İşin tehlikeli tarafı düşmek değil…

Düştüğü yeri savunmaya başlamaktır.

Çünkü kişi bazen yanlışından dönmek yerine…

Doğruyu susturmayı tercih eder.

En tehlikeli eşik de burasıdır.

Başlangıçta hüküm nefsi rahatsız eder.

Sonunda nefis hükümden kurtulmaya çalışır.

Bediüzzaman Hazretleri’nin ikazını bir daha okuyun:

“Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var.”

Başında masiyet…

Sonunda inkâr…

Aradaki işaret levhalarını ise nefis birer birer söküyor.

İnsan uçuruma çoğu zaman koşarak gitmez; alışa alışa yürür.

Selam ve dua ile…

Fiemanillah.