Besmele…
Daha ilk harfinde insanı durduruyor.
Bâ.
Bir harf.
Ardında lügat.
Sonra nahiv.
Oradan kelâm.
Kader bahsi.
Kesb meselesi.
Halk hakikati.
Ve nihayet…
Tevhid.
Bediüzzaman Hazretleri, Kızıl Îcâz’da tercihini açıkça koyuyor:
“El-bâü lil-musâhabeti lâ lil-istiâneti.”
Yani:
“Bâ, musâhabe içindir; istiâne için değildir.”
İlk bakışta gramer.
Biraz yaklaşınca akide.
Çünkü bâ harfinin bu bahis açısından dört mühim mânası var:
Musâhabe.
İstiâne.
Sebebiyet.
İlsâk.
Düğüm, musâhabe ile istiâne arasında.
Musâhabe…
Refakat.
Beraberlik.
İstiâne…
Yardım talebi.
Bir şeyi vasıta edinme.
İstiâne Kur’ânî bir mânadır.
Fâtiha’da:
“İyyâke nestaîn.”
buyruluyor.
“Yalnız Senden yardım isteriz.”
Burada çizgi berrak.
Talep kuldan.
İmdad Rabb’den.
Yardımın mutlak mercii Allah.
Besmele’nin bâ’sına gelince daha hassas bir failiyet hesabı başlıyor.
Şöyle düşünelim:
“Ketebtü bil-kalemi.”
Kalemle yazdım.
Yazan?
Sen.
Kalem?
Vasıta.
Bu anlayışı herhangi bir kayıt koymadan Besmele’ye taşıdığınız anda ince bir mahzur beliriyor.
Kul işi yapıyor…
Allah ona yardım ediyor.
Böyle bir okuma, insanı fiilin merkezine yerleştirebilir.
Kudret-i İlâhiyeyi de o işin tamamlanmasına destek veren bir kuvvet gibi gösterebilir.
Üstad burada çizgiyi tashih ediyor.
Ehl-i Sünnet’in ölçüsü malum:
İrade kuldan.
Kesb abde ait.
İcad ve halk Hâlık’a mahsus.
Kul yönelir.
Tercihini ortaya koyar.
Kesb ona aittir.
Fakat fiili yokluktan çıkarıp vücuda veren Kudret-i İlâhiyedir.
İnsan kudreti yaratıcı makamına yükselemez.
İlâhî kudret de kulun işine sonradan eklenen yardımcı bir güç seviyesine indirilemez.
Musâhabe tercihi bu yüzden daha selametli.
“Bismillâh…”
Allah’ın adıyla…
O’nun ismini refik ederek…
O’nun namına…
O’nun hesabına…
Bu okuyuşta asıl–tâbi vehmi daha kapıda kesiliyor.
Üstadın istiâneye mutlak bir itirazı yok.
Kur’ân zaten:
“İyyâke nestaîn.”
buyuruyor.
Başka eserlerinde de aynı anlam kullanılıyor.
Öyleyse problem lafızda aranmaz.
Mahzur, onun zihinde kurduğu failiyet tasavvurunda.
Abdülmecid Efendi şerhinde bu noktayı daha ileri taşıyor.
Bazı Ehl-i Sünnet teliflerinde Besmele’nin bâ’sına istiâne yorumu verilmesini, doğabilecek i‘tizâlî çağrışımın yeterince hesaba katılmaması bakımından tenkit ediyor.
Bu tenkit kelâmî bakımdan son derece isabetlidir.
Çünkü istiâne, ölçüsüz bir telakkiyle ele alındığında kulun fiilini merkeze çekebilir; İlâhî kudreti ise ona yardım eden unsur mevkiinde düşündürebilir.
Musâhabe tercihi bu ihtimali daha başta bertaraf ediyor.
Başka bir ifadeyle:
Abde düşen kesbdir.
İcad ise Hâlık’a mahsustur.
Bediüzzaman’ın Besmele’nin ilk harfinde yaptığı da budur:
Failiyet nispetini yerli yerine koymak.
Kula düşen:
Kesb.
Yaratmanın sahibi:
Allah.
Bir bâ harfinden yola çıkıyor…
Lügat kapısından giriyor.
Nahivden geçiyor.
Kelâmın sahasına varıyor.
Kader bahsine dayanıyor.
Kesbi abdine bırakıyor.
Halkı Hâlık’a teslim ediyor.
Sonunda bütün yolları aynı hakikate çıkarıyor:
Lâ ilâhe illâllah.
Kızıl Îcâz’ın ilmî kudreti de burada.
Bir harfi küçük görmüyor.
Çünkü bazen bir harfte yalnız mânâ tashih edilmez…
Tevhid muhafaza edilir.
Selam ve dua ile…
Fiemanillah.