Bir insan düşünün…
Adı Muhammed bin Abdullah (asm).
Doğdu.
Yaşadı.
Hicret etti.
Vefat etti.
Beşerdi.
Ama taşlar içindeki yakut gibi.
Buraya kadar tarih.
Sonrası…
Bambaşka.
Çünkü bir de Hakikat-i Muhammediye (asm) var.
Onu, altmış üç yıllık ömre sığdıramazsınız.
Hazreti Âdem Aleyhisselâm’dan başlar…
Nübüvvet zinciri boyunca yürür…
Hâtemü’l-Enbiyâ’da (asm) kemale erer.
Sağına bakın…
Peygamberler.
Mucizeleriyle tasdik ediyor.
Soluna bakın…
Evliyalar.
Kerametleriyle şahitlik ediyor.
Arkasında suhuflar…
Tevrat…
Zebur…
İncil…
Merkezinde Kur’ân-ı Kerîm.
Diller farklı.
Asırlar başka.
Kavimler ayrı.
Dava bir: Tevhid.
İşte Hakikat-i Muhammediye budur.
Bir şahsın biyografisi değil…
Vahyin büyük caddesi.
Çünkü vahiy çekilirse…
Akıl arar.
Ama menzili bulamaz.
Göz görür.
Ama mânâyı okuyamaz.
Lisan konuşur.
Ama Rabbini kendi başına tarif edemez.
İnsan yaratıldı.
Niçin?
Marifetullah için.
Öyleyse denilebilir ki:
Hakikat-i Muhammediye olmasaydı, Âlemlerin yaratılışındaki büyük maksat da kemale ermezdi.
EMANET SATILIR MI?
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Allah, müminlerden nefislerini ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır.”
Dikkat edin.
Satın alan Allah.
Satılan nefis ve mal.
Fiyat…
Cennet.
Ama işin en latif tarafı şu:
Emanet satılmaz.
İade edilir.
Çünkü mal zaten O’nun.
Can zaten O’nun.
Evlat O’nun.
Gençlik O’nun.
Ömür O’nun.
Fakat Cenâb-ı Hak, rahmetiyle öyle muamele ediyor ki…
Sanki mülk seninmiş gibi senden satın alıyor.
İşte merhametin ticarete dönüşmüş hâli bu.
Peki satınca ne oluyor?
Fânî olan, bekâ buluyor.
Elinden kayacak mal…
Toprağa gidecek beden…
Dağılacak aile…
Solacak gençlik…
Hepsi başka bir kıymete inkılâp ediyor.
Üstelik bedel küçük de değil.
Cennet gibi bir fiyat.
Sonra aza ve cihazatın değeri yükseliyor.
Göz sadece bakmıyor…
İbret alıyor.
Dil yalnız konuşmuyor…
Zikrediyor.
Akıl hesap yapmıyor…
Marifetullaha çalışıyor.
Kalp sevmekle kalmıyor…
Rabbini tanıyor.
Böylece bir kıymet…
Bine çıkıyor.
İnsan aciz.
Zayıf.
Fakir.
Yükü ağır.
Gücü az.
Ama satış yapılınca eline bir ilaç veriliyor:
Tevekkül.
O ilaç korkuyu hafifletiyor.
Endişeyi eritiyor.
Yükü sahibine bırakıyor.
Bir başka kazanç daha var.
İnsanın her azasının kendine mahsus bir tesbihatı var.
Kul, emaneti Sahib-i Hakikîsine verdiğinde…
O tesbihatın sevabından da hisse alıyor.
Peki satmazsa?
En çok güvendiği şeyler elinden gidiyor.
Hayat…
Gençlik…
Mal…
Evlat…
Heva…
Nefis…
Hepsi birer birer çözülüyor.
Üstelik emanete hıyanet yükü de kalıyor.
Kıymetli cihazlar aşağıya düşüyor.
Akıl, marifet yerine vesveseye çalışıyor.
Göz, ibret yerine şehvete kayıyor.
Dil, zikri bırakıp boş söze yuvarlanıyor.
Kalp, Rabbine açılacağı yerde dünyaya bağlanıyor.
Tevekkül ilacı da kullanılmayınca…
Acz, yük oluyor.
Zaaf, korkuya dönüşüyor.
Fakr, endişeyi büyütüyor.
Sonunda aynı göz…
Aynı dil…
Aynı akıl…
Aynı kalp…
Saadet-i ebediyenin kapısını açacak anahtar iken…
İnsanı aşağıya çeken birer prangaya dönüşüyor.
Mesele aslında çok açık:
Emaneti Sahibine satarsan kazanırsın.
Kendinin sanırsan…
Kaybedersin.
ANAHTAR MI, PRANGA MI?
Saadet-i ebediyenin kapısına götüren cihazların başında…
Akıl, kalp, göz ve dil gelir.
Ama kıymetleri, kendilerinde değildir.
Kimin hesabına çalıştıklarındadır.
Mesela göz…
Nefis hesabına çalışırsa ne olur?
Geçici güzelliklerin peşine düşer.
Şehvete bakar.
Hevese hizmet eder.
Bir müddet sonra koca göz…
Bir hevesin uşağına dönüşür.
Ama aynı göz, Sâni-i Basîr namına kullanılırsa…
Kâinat kitabını okur.
Sanat-ı Rabbaniyeyi seyreder.
Rahmetin izlerini takip eder.
Bir anda pencere olmaktan çıkar…
Kâinatın mütalaacısı olur.
Dil de öyle.
Nefis ve mide hesabına çalışırsa…
Tat arar.
Lezzet kovalar.
Sofraya bekçilik eder.
Sonunda bütün vazifesi…
Midenin kapıcılığına kadar iner.
Ama Rezzâk-ı Kerîm hesabına kullanılırsa…
Nimetin kaynağını görür.
Şükreder.
Rahmet hazinelerini tanır.
O vakit dil…
Bir lokmanın peşinden koşan hizmetkâr olmaktan çıkar…
İlâhî ihsanların nazırı olur.
Akıl…
Nefse verilirse hile üretir.
Endişe çoğaltır.
Vesveseyi büyütür.
Ama Hâlık hesabına çalışırsa…
Kâinatın anahtarına dönüşür.
Kalp…
Dünyaya bağlanırsa kırılır.
Fâniye yaslanırsa yorulur.
Rabbine yönelirse…
Ebediyete açılır.
İşte mesele bu kadar açık.
Aynı göz…
Aynı dil…
Aynı kalp…
Aynı akıl…
Bir elde derekeye indiriyor.
Diğer elde cennetin kapısını aralıyor.
Fark cihazda değil.
İstimalde.
Mümin, emaneti Sahib-i Hakikîsi namına kullanıyor.
Kıymeti yükseliyor.
Nefis hesabına çalışan ise aynı cevheri aşağı çekiyor.
Bu yüzden Üstad’ın suali çok serttir:
Meş’um bir alet nerede, kâinatın anahtarı nerede?
Adi bir kuvvet nerede, kütüphane-i İlâhiyenin nazırı nerede?
Demek ki insanın elindeki aza ve cihazlar…
Ya saadet-i ebediyenin anahtarı olur…
Ya da insanı aşağıya çeken birer prangaya dönüşür.
ALTINI ÇİZ
Hakikat-i Muhammediye…
Vahyi akla ulaştırır.
İnsanı ikaz eder.
Tebşir eder.
İstikamete çağırır.
Buna rağmen yüzünü vahiyden çevirip…
Aklını hevaya,
kalbini hevese,
iradesini nefsine teslim ederse…
Felsefenin “hayvan-ı nâtık” dediği mertebeye razı olur.
İşte orada merhametin de bir ölçüsü vardır.
Çünkü suçta ısrar edene gösterilen sınırsız müsamaha…
İtaatkârın hakkını çiğnemeye başlarsa…
Adı merhamet olmaz.
Zulüm olur.
Selam ve dua ile…
Fiemanillah.