İnsan, kendisine değer verildiğini hissettiği nispette büyür; değersizleştirildiğini hissettiği nispette küçülür, içine kapanır, solar.
Bir gönül, bir bakışla ihya olur; bir bakışla da harap olur.
Değer vermek sadece bir nezaket değil, aynı zamanda bir inşa faaliyetidir; insanın insana emek vermesidir.
Değersizleştirmek ise yıkımdır; görünmez bir kazma ile gönül binasını tarumar etmek demektir.
Bir insanı görmezden gelmek, onu kelimelerle değil sükutla dövmektir; bu darbenin izi tenden değil candan geçer.
Değer vermek bağlar, değersizleştirmek çözer.
Değer vermek gönülleri yapar, değersizleştirmek gönülleri kırar; kırılan gönül ise Kabe misali mukaddestir, tamiri kolay değildir.
Hediyeleşmek, bu değer verişin en zarif tezahürüdür.
Hediye, fiyatıyla/kıymetiyle değil, taşıdığı manayla ölçülür; bir avuç kuru üzüm, bir poşet erik bile "seni düşündüm, seni önemsedim" demenin bir yoludur.
Hakkı hukuku teslim etmek de böyledir; emeğin karşılığını vermek, alın terini görmek, "sen değerlisin" demenin en sahici halidir.
Selamı iade etmek, ismiyle hitap etmek, sözünü kesmeden dinlemek de bu teslimiyetin şubelerindendir.
Vakit ayırmak da bir hediyedir; ömür sermayesinden bir dilim ikram etmektir.
Kırılan gönülleri tamir etmek de, siz benim için önemisiniz demektir.
Fikrini sormak, istişareye çağırmak, insana "sen bu meclisin bir rüknüsün" demektir.
Teşekkür etmek, özür dilemek, kusuru örtmek, iyiliği ilan etmek; bunlar da gönül sarayının kapılarını açan anahtarlardandır.
Çağımız ise maalesef bir değersizleştirme çağıdır.
Modern dünya insanı bir rakama, bir istatistiğe, bir müşteriye indirgedi; gönül taşıyan varlığı hesap defterine sıkıştırdı.
Ekranlar çoğaldıkça yüzler silindi; iletişim arttıkça irtibat azaldı.
Beğeni tuşlarıyla avunan yürekler, bir sıcak selamın, bir hal hatır sormanın hasretini çekiyor.
Alkışlanan ama önemsenmeyen insan, kalabalıklar içinde yapayalnızdır.
Değersizleştirilen insan önce sesini, sonra rengini, en nihayet umudunu kaybeder.
Bir sofrada gözle görülmeyenin, bir mecliste sözü kesilenin yarası derindir.
Bir çift güzel söz, bir samimi tebessüm, bir vefalı ziyaret; bunlar küçük görünen ama gönül dünyasında dağlar deviren amellerdir.
Değer verdiğimizi hissettirmek lazım; içimizde saklı tutmak değil, izhar etmek lazım.
Sevgi, sandıkta saklanan bir mücevher değil, dağıtıldıkça çoğalan bir hazinedir.
Verdikçe eksilmez, hissettirdikçe azalmaz; bilakis paylaşıldıkça bereketlenir.
Evladımıza, eşimize, dostumuza, mesai arkadaşımıza, kapı komşumuza birbirimiz için kıymetli olduğumuz hissini uyandırmak; işte asıl marifet budur.
Emeğe değer, insana değer, gönle değer vermek; bu, bir medeniyet tasavvurunun ta kendisidir.
İnsanı değerli kılan, sahip oldukları değil; başkalarına hissettirdiği değerdir.