Ülkemizde ne zaman yüzümüzü ağartan, vesayet odaklarını ve sömürgecileri üzen büyük bir gelişme olsa, hemen birileri harekete geçiyor. Bırakın 86 yıllık hesaplaşmayı; “Ayasofya Camii’nin ibadete açılması” 1839’daki mağlubiyetimizden bu yana yaşadığımız travmayı yerle bir eden büyük bir devrimdir.

Türkiye Cumhuriyeti bu kararı alarak tüm dünyaya, artık baskıyla tehditle bu topraklarda iş göremeyeceklerini ilan etmiş oldu. ABD’den Avrupa’ya; Ortodoks dünyasının hamisi Rusya’dan Papalığa kadar büyük güçler “cılız tepkiler” vermek dışında bir şey yapabildi mi?  İşte bu durum, Türkiye’nin siyasi, askeri ve ekonomik bağımsızlığında kat ettiği yolu gösteriyor.

Öyle ise hiçbir gerçekliği olmayan “hilafet” tartışmasıyla bunu gölgelemenin ne anlamı var? Türkiye’yi içeride lüzumsuz yere yıpratan, İslam dünyasında ise etkinliğini azaltacak bir yaklaşımın kime faydası var?

Ülkemizde küçük grupların “küçük dünyalarının tek meselesi” olan hilafeti, Gerçek Hayat Dergisi böylesi bir zamanda gündeme taşımasaydı, dikkate almaya değmezdi.

AYASOFYA’NIN ETKİSİNİ KIRMAYA HAKKINIZ VAR MI?

Merhum Menderes, ezanı özgürleştirince, “Ticaniler” CHP’nin gizli desteğiyle sokaklara dökülüp Atatürk heykelleri kırmaya başladılar. İktidarı sarsmayı hedefleyen bu provokasyon yüzünden DP, 5816 sayılı yasayı çıkartmak zorunda kaldı. Benzer aşırılıkları Refah-Yol iktidarı sırasında gördük. Daima bu küçük şeyler darbecilerin bahanesi oldu.

Peki hilafet iddia edildiği gibi “kurtarıcı” ve “elzem” midir? Elbette hayır. Fatih İstanbul’u fethedip Roma’yı tarihten sildiğinde halife değildi. Bu dönemde halife ünvanı Abbasi hanedanından Kaim‘deydi. O ise Memluk Sultanı’nın yanında bir sığıntıdan başka bir şey değildi.

Halife mucizeler yaratacak, tüm mazlumları koruyacak bir “kalkan” olsaydı Bağdat’ta Moğollar 1258’de bir milyon Müslümanı kılıçtan geçiremezdi. Oysa ki, Halife Mustasım Billah bırakın kalkan olup can kurtarmayı, kendini bile Moğol atlarının altında ezilmekten kurtaramadı.

HİLAFET DİNİ DEĞİL, SİYASİ BİR KAVRAM

Hilafet, Yavuz Selim gibi güçlü bir lidere ve güçlü bir orduya sahip devlet olduğunda bir şey ifade eder, ki öyle bir devlet iseniz bu sıfata da ihtiyaç hissetmezsiniz. Nitekim Osmanlı Devleti, yıkılmaya yüz tuttuğu zamana kadar bu ünvanı kullanma ihtiyacı hissetmedi.

Hilafet lüzumsuz bir tartışma ve zaman kaybı olmanın yanında, son yüzyılımızda bizim için hiç de “güzel hatıraları” barındırmıyor.

Damat Ferit tarafından İstiklal Harbi sırasında İngilizlerin parasıyla Mehmetçiği yok etmek için kurulan ordunun adı “Hilafet Ordusu”ydu. Neyse ki, kısa sürede dağılıp yok oldu. Tıpkı, dünyanın her yerinden gençleri hilafet yalanıyla kandırıp Irak ve Suriye topraklarında telef eden DEAŞ Terör Örgütü gibi.

Hilafet, Katolik Hıristiyanların Papalığı gibi dini bir otoriteyi de temsil etmiyor üstelik. Öyle olsaydı Osmanlı’da Şeyhülislamlık kurumuna gerek kalmazdı. Bütünüyle siyasi bir kavram olan Hilafet’in Cumhuriyet karşıtı bir anlamı da yok.

Türkiye’nin ayağını tökezletmek isteyenlere karşı uyanık olalım.