Değerli dostlar, değerli okuyucular;

Türkiye’nin yakın tarihi yalnızca seçimlerden, hükümetlerden, darbelerden ve siyasi kavgalardan ibaret değildir.

Bu tarihin bir de karanlık sokakları vardır.

Faili meçhulleri vardır.

Suikastları vardır.

Ve yıllar geçmesine rağmen milletin vicdanında kapanmayan dosyaları vardır.

Bugün bu dosyaların üzerine gitme iradesi gösteren Adalet Bakanı Akın Gürlek’in cesaretini teslim etmek gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü devlet adamlığı yalnızca önünüze gelen günlük meseleleri yönetmek değildir.

Bazen yıllardır açılmamış kapıları açmaktır.

Bazen üzeri tozlanmış dosyaları raftan indirmektir.

Bazen de kim çıkarsa çıksın, hangi bağlantıya ulaşılırsa ulaşılsın, “Devlet bu işin sonuna kadar gidecek” diyebilmektir.

Akın Gürlek’in faili meçhul olayların araştırılması konusunda ortaya koyduğu iradeyi bu nedenle önemsiyorum.

Türkiye’nin karanlıkta kalmış hiçbir cinayeti olmamalıdır.

Çünkü devletin hafızası unutursa milletin adalete olan güveni zedelenir.

Ve bu ülkenin aydınlatılması gereken en önemli dosyalarından biri hiç şüphesiz Uğur Mumcu suikastıdır.

UĞUR MUMCU NEDEN ÖLDÜRÜLDÜ?

24 Ocak 1993…

Ankara.

Uğur Mumcu evinden çıktı.

Otomobiline bindiği sırada aracına yerleştirilen bomba patladı.

Türkiye’nin en önemli araştırmacı gazetecilerinden biri katledildi.

Aradan onlarca yıl geçti.

Fakat şu soru hâlâ Türkiye’nin hafızasında duruyor:

Uğur Mumcu neden öldürüldü?

Mumcu sıradan dosyaların peşinde değildi.

Terör örgütlerini araştırıyordu.

Silah ve kaçakçılık ağlarını araştırıyordu.

Devlet, siyaset, istihbarat ve yasa dışı yapılanmalar arasındaki karanlık ilişkilerin üzerine gidiyordu.

Özellikle öldürülmeden önce üzerinde çalıştığı başlıklardan biri, PKK’nın kuruluş dönemi ve Abdullah Öcalan’ın geçmişindeki ilişkilerdi.

Ancak burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor:

Uğur Mumcu’nun tam olarak hangi araştırması nedeniyle öldürüldüğü bugün dahi tartışmalıdır.

Dolayısıyla tarih karşısında doğru olan, kesinleşmemiş bir senaryoyu “cinayetin kesin nedeni budur” diye anlatmak değil; Mumcu’nun araştırdığı bütün karanlık ilişkilerin eksiksiz biçimde aydınlatılmasını istemektir.

Benim asıl üzerinde durduğum nokta ise başka.

Tarih: 1993.

Türkiye’nin en karanlık yıllarından biri…

Uğur Mumcu öldürüldü.

17 Şubat’ta Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in uçağı düştü.

Cumhurbaşkanı Turgut Özal 17 Nisan’da hayatını kaybetti.

Aynı yıl Bingöl’de 33 askerimizin şehit edildiği katliam yaşandı.

Sivas’ta Madımak faciası yaşandı.

Başbağlar katliamı yaşandı.

Tuğgeneral Bahtiyar Aydın öldürüldü.

Türkiye adeta kanlı bir girdabın içine sürüklenmişti.

Bu olayların hepsini tek merkezden yönetilmiş tek bir planın parçalarıymış gibi göstermek için elimizde kesinleşmiş bir hukuki gerçek yok.

Ama tarih bize başka bir gerçeği gösteriyor:

Türkiye’nin toplumsal barışa en fazla ihtiyaç duyduğu dönemlerde şiddet, provokasyon ve terör devreye girebiliyor.

İşte bugün 1993’e bakarken çıkarmamız gereken ders budur.

1993’ÜN DERSİ, TERÖRSÜZ TÜRKİYE’NİN ÖNEMİDİR

Bugün Türkiye yeniden tarihi bir meseleyi tartışıyor:

Terörsüz Türkiye.

Ben meseleye yalnızca “terör örgütü silah bırakacak mı?” sorusundan bakmıyorum.

Mesele bundan daha büyüktür.

Türkiye yaklaşık yarım asırdır teröre evlatlarını verdi.

Askerlerimizi kaybettik.

Polislerimizi kaybettik.

Öğretmenlerimizi kaybettik.

Korucularımızı kaybettik.

Kürt vatandaşlarımız öldürüldü.

Türk vatandaşlarımız öldürüldü.

Anneler ağladı.

Babalar evlatlarını toprağa verdi.

Milyarlarca dolar terörle mücadeleye harcandı.

Peki sonsuza kadar birbirimizi mi öldüreceğiz?

Elbette hayır.

Devlet güçlü olacak.

Terör örgütü silah bırakacak.

Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği tartışma konusu yapılmayacak.

Şehitlerimizin hatırası incitilmeyecek.

Ama bütün bunlarla beraber milletin kendi içinde konuşmasının, uzlaşmasının ve kardeşliğini yeniden güçlendirmesinin yolunu da açacağız.

Çünkü teröristle mücadele başka şeydir, vatandaşla kucaklaşmak başka şeydir.

Terör örgütüyle Kürt vatandaşlarımızı birbirinden ayırmak zorundayız.

Bugünkü Terörsüz Türkiye sürecinde nihai hedefin örgütün tamamen silah bırakması olduğu devlet tarafından da açıkça ifade edilmektedir. Bundan sonraki hukuki adımların Meclis iradesiyle yürütülmesi öngörülmektedir.

İşte bana göre 1993’ün bize bıraktığı en büyük derslerden biri burada yatıyor:

Silahların konuştuğu yerde provokasyon kazanır.

Siyasetin ve milletin konuştuğu yerde ise Türkiye kazanır.

GAFFAR OKKAN BİZE BUNU GÖSTERDİ

Bunun en güzel örneklerinden biri rahmetli Ali Gaffar Okkan’dır.

Düşünün…

Türkiye’nin terörden en fazla zarar görmüş şehirlerinden birine emniyet müdürü olarak gidiyorsunuz.

Elinizde devletin bütün güvenlik gücü var.

Teröriste karşı tavizsizsiniz.

Ama vatandaşın karşısına yalnızca silahla çıkmıyorsunuz.

İnsan olarak çıkıyorsunuz.

Esnafla konuşuyorsunuz.

Çocuklarla ilgileniyorsunuz.

Yoksul ailelerin derdini dinliyorsunuz.

Yaşlılara sahip çıkıyorsunuz.

Gençleri terör örgütlerinin elinden kurtarmaya çalışıyorsunuz.

Ve Diyarbakır halkı size bir isim veriyor:

Gaffar Baba.

İşte üzerinde düşünmemiz gereken budur.

Bir emniyet müdürü Diyarbakır’da nasıl bu kadar sevilebildi?

Çünkü Okkan, devletin şefkatli yüzüyle devletin kararlı yüzünü aynı kişilikte buluşturabildi.

Teröriste karşı devletti.

Vatandaşa karşı Gaffar Baba’ydı.

Ve bana göre Terörsüz Türkiye’nin ruhu da tam olarak burada aranmalıdır.

Terör örgütüne karşı güçlü devlet, vatandaşa karşı müşfik devlet.

Kürt vatandaşını terör örgütünün insafına terk etmeyen devlet…

Türk’üyle Kürt’üyle bu ülkenin bütün insanlarını aynı bayrağın altında kendi evladı kabul eden devlet…

Gaffar Okkan’ın Diyarbakır’da oluşturduğu bağ bize çok önemli bir şey söylüyor:

İnsanlar devletten kaçmak istemiyor. Kendilerini anlayan, koruyan ve adaletle davranan bir devlet görmek istiyor.

UĞUR MUMCU’NUN DOSYASI DA BU YÜZDEN AÇILMALI

Uğur Mumcu dosyasını yalnızca geçmişte işlenmiş bir cinayet olarak görmemeliyiz.

Bu dosya Türkiye’nin hafızasıdır.

Kim yaptı?

Kim yaptırdı?

Neden yaptı?

Mumcu hangi ilişkilere ulaşmıştı?

Cinayetin arkasındaki yapı bütünüyle ortaya çıkarıldı mı?

Bunların cevabını istemek sağcılık değildir.

Solculuk değildir.

İktidarcılık veya muhaliflik hiç değildir.

Bu, devlet olmanın gereğidir.

Bu nedenle Akın Gürlek’in faili meçhul dosyalara ilişkin ortaya koyduğu iradeyi önemsiyorum.

Eğer Türkiye yeni bir döneme giriyorsa, yalnızca geleceğin terörünü bitirmemelidir.

Geçmişin karanlığını da aydınlatmalıdır.

Uğur Mumcu’nun katledilmesinden çıkaracağımız ders de, Gaffar Okkan’ın Diyarbakır’da bıraktığı mirastan çıkaracağımız ders de aynıdır:

Bu milletin arasına duvar örmek isteyenlere karşı devlet güçlü olacak.

Ama milletin kendi arasındaki duvarları da yıkacağız.

Türk ile Kürt’ü karşı karşıya getirmek isteyenlere fırsat vermeyeceğiz.

Terörün beslendiği öfkeyi, ayrışmayı ve düşmanlığı ortadan kaldıracağız.

Silahın yerine siyaseti;

nefretin yerine kardeşliği;

korkunun yerine adaleti koyacağız.

Çünkü Türkiye’nin gerçek zaferi daha fazla insanın ölmesi değildir.

Türkiye’nin gerçek zaferi, artık hiç kimsenin terör yüzünden ölmediği bir ülke kurabilmektir.

1993’ün karanlığından çıkaracağımız ders budur.

Uğur Mumcu’nun yarım kalan sorularına borcumuz budur.

Gaffar Okkan’ın Diyarbakır sokaklarında bıraktığı hatıraya borcumuz budur.

Ve bugün Terörsüz Türkiye hedefinin başarıya ulaşması, belki de yıllardır ödediğimiz bütün o ağır bedellerden çıkarabileceğimiz en büyük tarihî ders olacaktır.

Devlet güçlü olacak.
Adalet güçlü olacak.
Kardeşlik güçlü olacak.
Ve terör bu topraklarda bir daha kendisine hayat alanı bulamayacak.

Uğur Mumcu’ya, Ali Gaffar Okkan’a ve terörle mücadelede şehit verdiğimiz bütün evlatlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum.

Allah vatana millete zeval vermesin.

Vesselam.